Bugün evime yaklaşık otuz yıldır tanıdığım eski öğrencim Levent ve eşi geldi. Levent benim doktora öğrencimdi. Yıllar önce tanıdığım o tertemiz insan, bugün de aynı içtenliği ve temizliği taşıyordu. Hayatın sorumluluklarını erkenden üstlenmiş, yıllarca annesine bakmış, kırk yaşından sonra evlenmişti. Şimdi Bursa Üniversitesi’nin yüksekokulunda profesör olarak görev yapıyordu. Eşi ise bir meslek yüksekokulunda sekreterdi.
Eşiyle ikinci kez görüşüyordum. Buna rağmen kendisinde hemen fark edilen bir incelik, bir hanımefendilik vardı. Yalnızca giyimi kuşamı veya konuşmasıyla değil, davranışlarıyla da insana güven veren, karşısındakini rahatlatan biriydi. Bazı insanları tanımak için yıllar gerekir; bazılarıysa birkaç küçük davranışla kendilerini anlatırlar. Levent’in eşi, benim için ikinci gruptaki insanlardandı.
Evime gelirken pasta, börek ve kurabiye getirmişlerdi. Ben çay hazırladım. Akçay’ın Zeytinli köyündeki evimde oturduk, çayımızı içtik, sohbet ettik. Bir süre sonra söz dönüp dolaşıp köye, köylünün ahlakına, insanın insana duyduğu güvene geldi.
Ben de onlara Zeytinli Köyü’nü anlattım.
Burası, yalnızca tabiatıyla değil, insanıyla da gönlümde yer edinmiş bir köy. Köyün zeytini son derece kaliteli; üzümü, narı, salatalığı ve mandalinası da doğallığıyla öne çıkıyor. Köylünün zeytine dışarıdan kimyasal bir madde katmadan, ürünün doğal niteliğini koruyarak üretim yaptığı özellikle anlatılır. Elbette her üreticinin uygulamasını ayrı ayrı bilmek mümkün değildir; fakat burada kıymet verdiğim anlayış, toprağın verdiğini bozmadan, emeğin hakkını gözeterek üretmektir.
Ne var ki benim Zeytinli köyüne duyduğum sevgi, yalnızca yetiştirdiği ürünlerden kaynaklanmıyor. Burada beni asıl etkileyen, insanların gündelik hayatlarında sergiledikleri dürüstlük ve güven duygusu.
Çay bahçesinde otururken laptopumu, bilgisayarımı masanın üzerinde bırakıp kalktığım oluyor. Bir işim çıkıyor, gidiyorum; geri döndüğümde eşyalarım bıraktığım yerde duruyor. Kimse dokunmamış, kimse yerini değiştirmemiş. Bir insanın kendi eşyasını başkasına emanet edebilmesi güzel şeydir; fakat asıl güzellik, o emanetin korunmasını sağlayan ortak ahlakın varlığıdır.
Bir hemşerim de bana benzer bir olay anlatmıştı. Çakmağını ve sigarasını masada unutmuş. Aradan iki gün geçmiş. Geri döndüğünde ikisi de bıraktığı yerde duruyormuş.
İki gün boyunca masanın üzerinde duran bir paket sigara ve bir çakmak…
Başka bir yerde önemsiz görülebilecek bu ayrıntı, benim için insanın karakterine dair çok şey anlatıyor. Çünkü ahlak, yalnızca insanların sizi gördüğü yerde doğru davranmak değildir. Asıl ahlak, kimsenin görmediği yerde de başkasının hakkına el uzatmamaktır.
İşte ben Levent’e ve eşine bunları anlatırken Levent birden duygulandı. Köyün insanlarını anlatırken sözlerimin onda nasıl bir karşılık bulduğunu gördüm. Belki yıllarca annesine bakmış olmanın, insanın ihtiyacını ve kırılganlığını yakından tanımanın onda bıraktığı izler de bu duygulanışta pay sahibiydi. Bunu kesin olarak bilemem. Bildiğim, anlattıklarımın ikisinin de yüreğine dokunduğuydu.
Sonra ben de onlara, o gün beni derinden sarsan bir olayı anlattım.
Altmış liralık bir çorba
Cuma namazından çıkmıştım. Köyde yemeklerini severek yediğim, sık sık uğradığım bir lokanta var. Yemeklerimi çoğu zaman orada yerim. Her yemek çıkışında, sofradan kalkarken yemeği hazırlayanlara “Eline, koluna sağlık” demeyi alışkanlık hâline getirdim. Çünkü insanın önüne gelen yemek yalnızca bir tabak yemek değildir; arkasında emek, zaman ve alın teri vardır. Bu emeğe teşekkür etmeden kalkmak içime sinmez.
O cuma günü de namazdan sonra lokantaya gittim. Yemeğimi söyledim, masama oturdum. Tam yemeğimin ortasındaydım ki ortaokul çağlarında olduklarını tahmin ettiğim iki çocuk içeri girdi.
Lokantanın sahibine yaklaşıp çorbanın fiyatını sordular.
— Çorba ne kadar?
Lokantacı cevap verdi:
— Mercimek çorbası altmış lira.
Çocuklar çorba istediler.
İşte o an içim yandı. Elimdeki kaşık ağırlaştı sanki. Vücudum titredi, gözlerim doldu. Çünkü önümde yalnızca iki çocuğun çorba siparişi yoktu; aynı toplumda yaşayan insanların birbirinden ne kadar farklı hayatlara mahkûm edildiğini gösteren bir manzara vardı.
Bir tarafta, çorbanın fiyatını öğrenmek zorunda kalan çocuklar… Diğer tarafta, çocuklarının önüne ne koyacağını düşünürken fiyatı hesaba katmayan aileler.
Bir tarafta emeğiyle geçinmeye çalışan, her harcamasını hesaplamak zorunda kalan insanlar; diğer tarafta fonlardan, arazi ilişkilerinden, kira gelirlerinden ve haksız kazançlardan elde edilen paralarla çocuklarına imkânlar sunanlar…
İnsanın kendi emeğiyle kazandığı parayla çocuğuna güzel bir yemek yedirmesi elbette kıymetlidir. Benim içimi acıtan bu değildi. Beni yaralayan, haksız kazançlarla elde edilen imkânların, başkalarının emeğiyle geçinmeye çalışan insanların hayatlarıyla yan yana durmasıydı.
Aklıma, çocuklarına Boğaz’da ya da Ümraniye’de pahalı restoranlarda dört yüz, beş yüz liralık çorbalar ısmarlayan aileler geldi. Birileri için yüzlerce liralık bir çorba sıradan bir tercih olabiliyordu. Başka birileri içinse altmış liralık mercimek çorbası, hesabı düşünülerek verilen bir sipariş hâline geliyordu.
O an beni sarsan, çorbanın fiyatı değildi. Bir çocuğun açlığının, başka bir çocuğun imkânlarından bu kadar farklı bir dünyaya ait olmasıydı. Üstelik bu farklılığın bazen çalışmanın, üretmenin ve alın terinin değil, haksız kazançların sağladığı imkânların sonucu olmasıydı.
Bir toplumun adaletini anlamak için bazen uzun raporlara, karmaşık istatistiklere ihtiyaç yoktur. Bir lokantada iki çocuğun çorba fiyatını sorması bile insanı derin düşüncelere sevk edebilir. Çünkü çocuklar bu dünyaya eşit ihtiyaçlarla gelirler: Acıkırlar, yorulurlar, sevilmek ve korunmak isterler. Fakat büyüdükleri dünyanın sunduğu imkânlar aynı değildir.
Yemeğimi bitirdim. Hesabı ödemek üzere kalktım. Kendi yemeğimin parasını verirken lokantacıya sessizce şöyle dedim:
— Çocukların parasını da al ama bana hiç söyleme. Onlara, “Bugün çorbalar benden olsun,” de.
Ardından özellikle tembih ettim:
— Beni tanımıyorlar, bilmiyorlar. Aileleri de yanlış anlayabilir, çocuklar da yanlış anlayabilir. Sen yalnızca çorbaların senden olduğunu söyle. Zaten ben onları tanımıyorum; belki bir daha da karşılaşmayız.
Bunu söylerken çocukların beni tanımasını, bana teşekkür etmesini ya da yaptığım iyiliği hatırlamasını istemiyordum. Hatta benim ödediğimi bilmemeleri daha doğruydu. Çünkü insan bir başkasına yardım ederken onun mahcubiyetini de düşünmelidir. İyilik, karşısındakinin eksikliğini yüzüne vurmak değildir; onun onurunu koruyarak ihtiyacına el uzatabilmektir.
Oradan ayrıldım. Çocuklar çorbalarını içtiler mi, lokantacı onlara ne söyledi, nasıl hissettiler, bilmiyorum. Bir daha karşılaşıp karşılaşmayacağımızı da bilmiyorum. Zaten bu davranışı, bir gün yeniden karşılaşmak ya da karşılığında teşekkür almak için yapmamıştım.
Bazen insan bir çocuğun karnının doymasını yeterli görür. Bir iyiliğin karşılığını beklemeden yapılabilmesi, insanın kendisiyle kurduğu ahlak ilişkisinin bir parçasıdır.
Levent’e ve eşine bu olayı anlatınca ikisi de çok duygulandı. Bir süre sessiz kaldılar. Sonra bana dönüp şöyle dediler:
— Hocam, biz de bundan sonra haftada bir gün gelelim. Burada, lokantada karşılaştığımız çocukların bir öğle yemeğini biz de verelim.
Bu söz beni ayrıca duygulandırdı. Çünkü anlattığım bir olayın iki insanın içinde karşılık bulması, orada kalmayıp bir davranışa dönüşme ihtimali taşıması çok kıymetliydi.
Ben de onlara çocukların lokantaya her zaman gelmediklerini, arada bir uğradıklarını söyledim. Fakat önemli olan, hangi gün gelecekleri değildi. Önemli olan, iki insanın hiç tanımadıkları çocukların ihtiyacını kendi meseleleri olarak görmeye hazır olmalarıydı.
İnsan, kendisine dokunmayan bir acıyı da hissedebiliyorsa merhamet orada başlar. Kendi çocuğunun değil, başka bir ailenin çocuğunun sofrasını da düşünebiliyorsa sorumluluk duygusu kendi sınırlarını aşmış demektir.
Levent ve eşi o gün bana tam da bunu hissettirdiler. Bir hikâyeyi dinlemekle yetinmediler; onun içindeki sorumluluğu kendi hayatlarına taşıdılar.
Bir hanımefendinin inceliği
Sohbetimiz devam etti. Çaylarımızı içtik, getirdikleri pasta ve böreklerden yedik. Fakat misafirliğin sonuna doğru, Levent’in eşinin bir başka davranışı daha dikkatimi çekti.
Önce bardakları toplamak için kalktı. Çay ve ikramlarla ilgilendi. Gitmesine yaklaşık on dakika kala yeniden kalkıp mutfağa girdi. Ben daha ne olduğunu anlamadan bulaşıkları yıkamaya başladı.
Oysa o benim misafirimdi. Evime gelmişti; benim onu ağırlamam, rahat ettirmem gerekiyordu. Buna rağmen evimdeki işi kendiliğinden üstlenmiş, sanki yıllardır tanıdığı bir dostunun evindeymiş gibi davranmıştı.
Bu davranışını yalnızca ev işlerine yardım etmek olarak görmedim. Bana göre burada daha derin bir incelik vardı: İnsanın kendisini başkasından üstün görmemesi, yapılan ikramı bir hizmet ilişkisine dönüştürmemesi, elinden geleni gösterişsizce yapabilmesi…
Bazı insanlar girdikleri evde kendilerini ağırlatırlar; bazılarıysa ayrılırken ev sahibinin gönlünde güzel bir iz bırakırlar. Levent’in eşi, benim için ikinci türden bir insandı.
Onun bu davranışını gördüğümde, Levent’i yıllardır neden tertemiz bir insan olarak tanıdığımı da yeniden düşündüm. Yıllarca annesine bakmış, hayatın sorumluluklarını taşımış bir insanın yanında, aynı inceliği başka biçimlerde gösteren bir eş vardı. Elbette insanın karakterini yalnızca ailesine veya eşine bakarak açıklayamayız. Fakat gündelik hayatın içinde ortaya çıkan davranışlar, insanın dünyaya nasıl baktığını anlamamıza yardımcı olur.
Levent’in eşiyle ilgili aklımda kalan, yalnızca nazik konuşması veya misafirliğe gelirken getirdiği ikramlar değildi. Hiçbir karşılık beklemeden, kimsenin kendisinden istemediği bir işi üstlenmesiydi. Bulaşıkları yıkayıp evimden ayrılması, o günkü ziyaretin hafızamda kalan en sade ama en anlamlı ayrıntılarından biri oldu.
İnsanın kalitesi bazen sahip olduğu makamda değil, kendisini başkasının evinde nasıl konumlandırdığında ortaya çıkar.
İyilik, insanın insana bıraktığı izdir
O gün Zeytinli köyündeki evimde, birbirinden farklı görünen ama aynı insanlık anlayışında birleşen üç olay yaşadım.
Birincisi, köyde karşılaştığım güven duygusuydu. Masanın üzerinde bırakılan bilgisayarın, iki gün boyunca yerinden alınmayan sigaranın ve çakmağın anlattığı dürüstlük…
İkincisi, altmış liralık mercimek çorbasıydı. Hiç tanımadığım iki çocuğun yemeğini sessizce ödemek istemem ve bu küçük davranışın Levent’le eşinin yüreğinde yeni bir iyilik düşüncesine dönüşmesi…
Üçüncüsü ise evime gelen bir hanımefendinin, gitmeden önce bulaşıkları yıkayarak gösterdiği incelikti.
Bunlar birbirinden bağımsız ayrıntılar gibi görünebilir. Oysa hepsi aynı ahlak anlayışının farklı görünümleridir: Başkasının hakkına el uzatmamak, başkasının ihtiyacını fark etmek ve gerektiğinde başkasının yükünü sessizce omuzlamak.
Zeytinli köyünün kaliteli zeytini, üzümü, narı, salatalığı ve mandalinası bana toprağın ve emeğin kıymetini hatırlatıyor. Köylünün doğallığını koruma çabası, insanın kendi karakterini korumasıyla birlikte düşünülebilir. Nasıl toprağın verdiğini bozmadan yetiştirmek kıymetliyse, insanın içindeki doğruluğu da hırsın ve gösterişin bozmasına izin vermemek gerekir.
Bir köyün gerçek zenginliği yalnızca ürettiği ürünlerle ölçülemez. İnsanların birbirine güvenebildiği, başkasının malına el uzatmadığı, ihtiyaç sahibini gördüğünde yüzünü çevirmediği bir yerde, maddi zenginliğin ötesinde bir değer vardır.
Bugün evimden ayrılan Levent ve eşi de bana bu değeri yeniden hatırlattılar. Onları yıllardır tanıdığım Levent’in eski öğrencim olması nedeniyle seviyorum; fakat o gün ikisinin de hiç tanımadıkları çocuklar için duydukları sorumluluk, bu sevgime başka bir anlam kattı.
Bu hikâyeyi Levent’e ve eşine ithaf ediyorum. Yalnızca evime geldikleri, birlikte çay içtiğimiz veya bana pasta, börek getirdikleri için değil; bir çocuğun çorbasını kendi meseleleri olarak görebildikleri için…
Belki o çocuklar bu hikâyeyi hiçbir zaman okumayacak. Belki çorbalarını içip lokantadan ayrılacak ve kendilerine kimin iyilik yaptığını hiç bilmeyecekler. Fakat bir gün, hayatlarının başka bir döneminde, kendileri de hiç tanımadıkları bir çocuğun ihtiyacını fark ederlerse, iyilik bir insandan diğerine geçmiş olacak.
Çünkü iyilik, hatırlanmakla değil, çoğalmakla anlam kazanır.
Bugün Akçay’ın Zeytinli köyünde, bir tas mercimek çorbasının ve bir evde yıkanan birkaç bardağın etrafında aynı gerçeği bir kez daha hissettim: İnsanlığın değeri, insanın ne kadar kazandığında değil, kazandıklarıyla ne yaptığı ve başkasının hayatına nasıl dokunduğunda saklıdır.
Ve bazen bir toplumun vicdanını anlatmak için uzun nutuklara gerek yoktur. Bir çocuğun önüne konan çorba, bir masada dokunulmadan bırakılan eşya ve misafir olduğu evin bulaşıklarını yıkayan bir hanımefendi yeterlidir.
İnsan kalmak, biraz da budur.