“İndeksler Çağında Üniversite“
Cemil Meriç bugün yaşasaydı, galiba bazı kavramları yeniden yazmak zorunda kalırdı. Çünkü onun yaşadığı dönemde akademisyenlerin en büyük arzusu kitap yazmak, fikir üretmek, yeni bir ufuk açmaktı.
Bugün ise bazı çevrelerde akademik hayatın merkezine başka iki harf yerleşmiş durumda: Q1 ve Q2.
Meriç’in meşhur tabiriyle bir zamanlar “esnaflaşan akademisyenler” vardı. Fakat Q1 ve Q2 dünyasını gördüğünde muhtemelen şöyle derdi: “Bunlar esnaf değil. Bunlar, yatırım teşvikinden yararlanan akademik müteşebbislerdir.”
Eskiden bir akademisyene:
“Ne üzerine çalışıyorsunuz?” diye sorulurdu.
Bugün ise bazen ilk soru şudur:
“Q1 mi, Q2 mi?”
Makalenin ne söylediği ikinci plandadır. Hangi problemi çözdüğü daha sonra gelir. Hatta bazen makalenin okunup okunmadığı bile pek önemli değildir. Mühim olan hangi sınıfta yer aldığıdır. Adeta düşüncenin değeri fikrinden değil, bulunduğu rafın etiketinden ölçülmektedir.
Bir zamanlar ilim adamı hakikatin peşinden koşardı. Şimdi bazıları çeyrekliklerin peşinden koşuyor. Bir zamanlar filozoflar varlığın sırlarını araştırıyordu; bugün bazı akademisyenler veri tabanlarının sırlarını araştırıyor. Eskiden kütüphanelerde “hakikat nerede?” sorusu sorulurdu; şimdi koridorlarda “Q1’e girer mi?” sorusu dolaşıyor.
Üniversitelerde yeni bir iktisat teorisi doğmuş gibidir. Makalenin marjinal faydası, teşvik miktarıyla ölçülmektedir. Atıf sayısı sermaye birikimi, indeksler piyasa değeri, akademik teşvikler ise yatırım getirisi hâline gelmiştir. Böylece bazı öğretim üyeleri araştırmacı olmaktan çok portföy yöneticisine benzemektedir. Bir borsacı hisse senetlerini nasıl takip ediyorsa, onlar da dergi sıralamalarını öyle takip etmektedir.
Hayal edelim; biri Cemil Meriç’e yaklaşsın ve desin ki:
“Üstat, bazı Q1 ve Q2 dergilerinde yayımlanan makaleler için yüz binlerce lira teşvik veriliyor.”
Meriç önce şaşırır.
“Demek ki makale çok okunuyor?”
“Hayır.”
“Demek ki yeni bir fikir ortaya koyuyor?”
“Bazen.”
“Demek ki bir medeniyet meselesini çözüyor?”
“Pek sayılmaz.”
“O hâlde bu para neyin karşılığı?”
İşte o zaman Meriç’in yüzünde o tanıdık tebessüm belirirdi:
“Anladım. Bunlar ilim adamı değil, teşvikli yatırımcılar. Makale de fikir değil; yüksek getirili akademik tahvildir.”
Sonra muhtemelen eklerdi:
“Bir zamanlar kitap yazıp para kazanan akademisyenlere esnaf diyorduk. Şimdi Q1 ve Q2 üzerinden teşvik toplayanlar için yeni bir isim bulmak gerekiyor. Bunlar akademisyen görünümünde müteşebbislerdir. Fikir üretmezler demiyorum; fakat fikrin değeri teşvik cetveliyle ölçülmeye başladığında üniversite ilim yuvası olmaktan çıkar, yatırım ofisine dönüşür.”
Çünkü mesele Q1’in veya Q2’nin varlığı değildir. Mesele, bunların araç olmaktan çıkıp amaç hâline gelmesidir. Hakikate ulaşmak için kullanılan ölçüler, hakikatin yerine geçtiği anda akademik hayat sessizce yön değiştirir. O zaman soru “Ne düşündün?” olmaktan çıkar; “Kaç puan aldın?” sorusuna dönüşür. “Ne söyledin?” yerine “Kaç teşvik getirdin?” sorulur.
Belki de Cemil Meriç bugün yaşasaydı, üniversitelerin kapısına şu ironik levhayı asardı:
“Burada fikir üretilir.
Uygun şartlarda Q1 ve Q2 teşviklerinden yararlanılır.
Hakikat ise ikinci kattadır; fakat uzun zamandır uğrayan olmamıştır.”
Mürekkepten Teşvik Alan Girişimciler Çağı
Cemil Meriç, bir zamanlar kitap satma telaşına düşen akademisyenleri görünce acı acı tebessüm eder ve hükmünü verirdi: “Bunlar esnaflaşan akademisyenlerdir.” Zira ona göre akademi, kâr-zarar cetvellerinin tutulduğu bir dükkân değil; hakikatin tefekkür edildiği bir mabet olmalıydı.
Üstat bugün yaşasaydı ve akademinin koridorlarında yankılanan “Q1, Q2” şifrelerini işitseydi, şüphesiz gözlüklerini düzeltir ve o köklü hafızasından yepyeni bir kavram çıkarırdı. Q1 ve Q2 indeksli dergilerde boy gösteren makalelere 300 bin liralık döner sermaye teşviklerinin yağdığını, atıf sayılarının borsa grafiklerini artırmadığını görseydi, kelamını hiç esirgemezdi:
“Müjde! Esnaflık devri kapandı; artık yatırım teşviklerinden yararlanan müteşebbisler çağındayız.”
Günümüz akademi borsasında makale yazmak, fikrî bir çilenin değil, KOSGEB hibe projesinin mantığıyla işliyor. Hakikate ulaşmak için harcanan emek, yerini devlet teşvikini kapacak en doğru endeks yatırımlarına bıraktı. Tefekkürün yerini bilançolar, bilginin yerini ise vizit kartlarına basılan unvanlar ve banka hesaplarına yatan “yayın primi” aldı. Artık kütüphanelerin tozlu raflarında “hakikat” aranmıyor; hangi uluslararası veritabanına ne kadar sermaye yatırılırsa 300 bin liralık özsermaye artışına dönüşür, bunun hesabı da yapılıyor.
Fildişi kule çoktan yıkıldı; yerine yüksek teşvikli, ihracat garantili bir fikir fabrikası kuruldu. Müteşebbis akademisyenlerimiz, Q1 kulvarında yüksek katma değerli yayın üretip teşvik fonlarını toplarken; Cemil Meriç arkadan usulca fısıldardı herhalde:
“Sermayesi fikir olanın, kârı rütbe; tüccarı akademi olanın, zihni müflistir.”