Bir Kars Hatırası
2006 yılının bahar aylarıydı ve odamda yayınevine göndereceğim bir kitap üzerinde yoğun çalışıyordum. Cevdet Bozkuş Hoca dekanımızdı, Cavit Yeşilyurt‘la birlikte biz de yardımcılarıydık. Yeni kitabım üzerinde yaptığım çalışmamın zirve yaptığı bir anda, Cevdet Hoca “Naber Memet?” diyerek içeri girdi.
– “İyi hocam, yaramazlık yok” falan derken baktım, hocanın kafası epey meşgul. O yılın güz ayında yapılacak rektörlük seçimlerindeki ilk rektör adaylığı için hazırlanıyor ve canı sıkılmış, dertleşmek için uğramış görünüyordu.
Hoşbeş ederken, Cevdet Hoca genelde dinamik bir yapıya sahip olduğu için sürekli hareket halindeydi ve aniden ayağa kalkıp cama yöneldi. Kars Dereiçi’nde bulunan, şimdi konservatuvar yaptıkları, eskiden harabe olan ama o sıralarda derleyip toparlayıp sağlam bir İİBF kampüsüne dönüştürdüğümüz binanın arkasındaki yamaçlarda otlayan ineklere gözü takılmıştı.
– “Memet, bu inekler kampüsün bahçesine girmeyecekti, neden oradalar? Güvenlikçi Kenan’ı çağır hemen buraya” dedi. Kenan Bey’i aradım ve gelmesini beklerken, yeni çimlendirdiğimiz kampüse bir çim biçme makinesi gerektiğini ve bu konuda en iyi alternatiflerin neler olabileceğini araştırmamı istedi. Alışveriş sitelerinden birkaç seçeneğe baktım ve bunları hocaya sundum.
Bu arada, şimdi Yalova Üniversitesi’ne geçmiş olan Bora Açan hocamız da gelip gidiyor ve 50 çeşit çim biçme makinesi alternatifini uzun uzun Cevdet Hoca’ya anlatıyordu. Benim zihnim hâlâ Avrupa Birliği kitabını bir an önce yetiştirmeye takılı kaldığından, can sıkıcı ilave prosedürlerden hoşlanmıyordum. O sırada, Adem Çaylak Hoca da bir ara odaya geldi ve sanırım suratımdaki bu nahoş görüntüyü fark etmiş.
Neyse, zamanı burada dondurarak kaldığımız yerden inehler ve köpehler mevzuuna devam edelim…
Birazdan Güvenlikçi Kenan Bey geldi önünü ilikleyerek;
– “Buyrun Xocam” dedi (X gırtlaktan çıkacak (h) sesi anlamına geliyor burada)
– “Kenan Bey! Ben bu ineklerin fakültenin bahçesine girmeyeceğini demedim mi? Ne işleri var orada şimdi bunların?” dedi Cevdet Hoca. Kenan Bey de:
– “Xocam gettik sürünün oraya, Köpehler var yanlarına sohmir, inehler de bu yüzden çıxmir” dedi Kars aksanıyla.
Bunun üzerine işin ciddi olduğunu anlayan Cevdet Hoca, sonradan Mamak ve Keçiören’de Emniyet Müdürlüğü yapmış olan ve bizde yüksek lisans yapmakta olan Murat Bulut amiri aradı. Murat Bey’le aralarındaki konuşma aynen şöyle oldu:
– “Murat Bey! Fakültenin bahçesini inekler işgal etmiş; çoban, yanındaki köpeklere dayanıp güvenlikçileri yanına yaklaştırmıyormuş. Buraya bir ekip gönderir misiniz?” Bu soruya telefondan gelen ses hâlâ kulağımda çınlanıyor:
– “Hocam, kaç kişiler? Ekip gönderelim”
– “Tamam hocam, bakıyoruz” dedi ve telefon konuşması bitti.
Birkaç inek, bir-iki köpek ve bir-iki çobanın koskoca Kafkas İİBF’de sebep olabileceği diplomatik kriz, fazla yayılmadan sona erdirildi. Ya da öyle sanıyordum.
Çünkü bendeniz, kafası yetiştirmek zorunda olduğu bir kitapta olan biri olarak sadece olan bitene şaşkınlıkla şahit oluyordum. Ta ki, benimle ilgili gözlemlerini akşam Adem Çaylak Hoca paylaşana kadar…
O günün akşamı, rektörlük seçim kulisleri bağlamında Üniversite Konukevi’ndeki asil koltuklarımıza oturduğumuzda ve rahmetli dedemin tabiriyle “taş döşemeye” başladığımızda Adem Çaylak’ın şu sözleri olayın bütün dramatikliğini unutturarak kederimizi aldı götürdü.
– Ya! Hem çim biçme makinesi almak için uğraşıyoruz, hem de inekleri fakültenin bahçesinden çıkarmaya çalışıyoruz. İnekleri rahat bıraksak da büyümeden çimleri o hayvancağızlar biçse ya! ”
O günlerin yoğun stresine iyi gelen bir kahkaha bombası patladı, elbette bu sözlerin sonunda ve epeyce bir süre bu trajikomik konu gündemde kaldı…
….
Buradan nereye geleceğim? Elbette halen içinde yaşadığımız hayata, ekonomiye, siyasete ve toplumun sürekli kendini tekrar eden mefluç hallerine:
1. Siyaset: Bu kadar çatı ve baca inşa edenler, ittifaklar kuranlar sonucun böyle olacağını bilmiyor muydu? Siyaseten bir aday çıkarmak zorunda kalmaları ve sonucun giderek dramatik bir hal alması, tabii ki demokratikleşme ve açık toplum oluşması açısından üzücü. Belki de toplumun en az yarısı Erdoğan’dan ancak böyle kurtulabileceklerini umuyordu! Bu anlamda hikâyemizin bir züğürt tesellisi olarak değerlendirilmesi yerinde olabilir.
2. Ekonomi: Hızlı bir büyüme sürecinden sonra, soğuma ve duraklama alametleri gösterdiğimizi kabul etmeli değil miydik? Sanayi çağının değil, bilişim çağının ödüllendirildiği bir mecraya girmezsek, gelecek yıllar daha da üşüyeceğimiz bir dönemin başlangıcı olmayacak mıydı? Buyurunuz, yapay zekâ çağı devasa robotlarıyla birlikte başladı. Güney Kore ve Tayvan’ın 1 yıllık üretim stokları, yapay zekâ devleri tarafından şimdiden satın alınmış durumda. Bizim bu işin neresinde olduğumuza dair elimizde doğru düzgün bir veri bile yok. İnşaat ya Rasulallah nidalarıyla başladığımız yolda taşa toprağa gömdüğümüz 600-700 milyar dolarlık ucuz fonun bir gün suyunu çekeceğini ve el elde baş başta kalacağımızı bilmiyor muyduk? Boyumuzun posumuzun bu olduğunu anlamakta neden bu kadar zorlandık? Dezenflasyonist kısa bir dönemden sonra yeniden enflasyon sarmalına girivermemiz ve hâlâ da çıkamamamız çok mu tuhafımıza gidiyor?
3. Toplum: İstikrar yorgunu (nasıl bir şeyse) bir milletiz. Sürekli yenilik ve değişiklik arıyoruz ama buna ulaşmamız mümkün olmuyor. Bu yüzden, çok fazla maceraya ve zahmete girmeden eldeki en iyi seçenekle en iyi sonucu elde etmek için her birimiz seferber olmalı değil miydik? Çünkü yeni seçenekler için ekstra bir zahmet ve risk gerekmeyecek miydi? Üstelik son üç büyük seçim sonrasında, zamanında umut bağlanmış seçeneklerin ne menem canlılar olduğu kısa bir süre içerisinde ayan beyan ortaya çıkmadı mı?
4. Madem sonunda aynı yere geleceğiz. Gereksiz enerji sarf etmek niye?
….
Bu da öyle bir şey işte!
Bir yorgun demokratın geçmişte yaşadığı bir garaip hadise vesilesiyle aradığı bir züğürt tesellisi olarak değerlendirilmeli belki de…
Kısaca, sürekli kendini tekrar eden süreçler, önünde sonunda başladığı yere dönmeye mahkûmdur. Üstelik iktisat fakültesinin arazisini yağmalamaya gelmiş inehler, çoban ve köpehlerle karşılaştırılınca günün sonunda bu hikâyedeki en masum yaratıklar sayılır.