Zafer ÖZKAN*
Türkiye’de son yıllarda enflasyon üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü para politikası, faiz oranları, döviz kuru, mali disiplin ve arz-talep dengesi etrafında şekilleniyor. Şüphesiz bunların tamamı enflasyonun ekonomik nedenlerini açıklamak açısından vazgeçilmezdir.
Ancak yüksek enflasyonun uzun süre devam ettiği ekonomilerde enflasyonun artık yalnızca iktisadi bir olgu değil, toplumsal davranışları dönüştüren sosyolojik bir sürece dönüştüğü görülüyor.
Bu nedenle bugün Türkiye’deki enflasyonu anlamak için yalnızca TÜFE verilerine veya Merkez Bankası’nın politika faizine bakmak yeterli olmadığı açıktır.
Asıl incelenmesi gereken konulardan biri, insanların geleceği nasıl gördüğü ve bu beklentilerin bugünkü ekonomik kararlarını nasıl etkilediğidir.
Çünkü ekonomi çoğu zaman rakamlardan önce beklentilerle hareket eden bir gerçektir.
Yüksek Enflasyonun Zihni İşgali
Bir toplum sürekli yüksek enflasyon yaşadığında insanların zaman algısı değişir.
Normal şartlarda bireyler gelirlerini gelecek ayı, hatta gelecek yılı düşünerek planlar. Birikim yapar, ihtiyaçlarını sıralar ve tüketimini zamana yayar.
Fakat yüksek enflasyon dönemlerinde gelecek belirsizleşmeye başlar.
İnsanlarda artık “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak.” düşüncesi hakim olur.
İşte tam bu noktada ekonomi ile sosyoloji kesişir.
Çünkü artık yapılan harcama yalnızca ekonomik bir tercih olmaktan ziyade, geleceğe duyulan güvensizliğin sonucunda bir davranış şekline dönüşmüş hale gelecektir.
Beklentilerin Enflasyonun Yakıtına Dönüşmesi
İktisat literatüründe enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışlarının en önemli belirleyicilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Rasyonel Beklentiler Teorisi, bireylerin geçmiş deneyimlerini geleceğe taşıyarak ekonomik kararlarını şekillendirdiğini ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin son yıllardaki enflasyon deneyimi ise bu teoriye davranışsal bir boyut ekliyor.
Uzun süre devam eden yüksek enflasyon, vatandaşın gelecekte de fiyatların yükseleceğine dair güçlü bir kanaate sahip olmasına yol açtı. Merkez Bankası’nın düzenli olarak yayımladığı hanehalkı (44,94) beklenti anketlerinde de vatandaşların gelecek 12 aya ilişkin enflasyon beklentilerinin piyasa katılımcılarına (23,95) ve reel sektör temsilcilerine (32,50) göre belirgin şekilde daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu durum, beklentilerin hâlâ tam anlamıyla çıpalanamadığını göstermektedir.
Bu beklenti yalnızca anketlerde kalmıyor.
Market rafında, otomobil galerisinde, emlak piyasasında, hatta düğün hazırlığında bile kendisini gösteriyor.
Çünkü herkes aynı soruyu soruyor: “Bugün almazsam yarın kaç para olacak?“
Tüketim Artık İhtiyaçtan Çok, Bir Risk Yönetimi
Klasik iktisat teorisi tüketimin gelirle açıklanabileceğini varsayar. Oysa yüksek enflasyon yaşayan toplumlarda tüketim aynı zamanda bir riskten korunma davranışı olabilmektedir.
Türkiye’de son yıllarda beyaz eşyadan otomobile, konuttan elektronik ürünlere kadar birçok dayanıklı tüketim malına yönelik talep yalnızca ihtiyaç kaynaklı değildir.
İnsanlar çoğu zaman ürünü kullanmak için veya ihtiyacı olduğu için değil, gelecekte daha pahalı olacağını düşündükleri için satın alırlar.
Bu durum davranışsal ekonomide “öne çekilmiş talep” olarak tanımlanıyor. Fakat sosyolojik açıdan bakıldığında daha farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Toplum, geleceğe olan güvenini kaybettikçe bugünü tüketmeye başlıyor. Dolayısıyla tasarruf kültürü zayıflarken, “fırsatı kaçırmama” kültürü güçlenir.
Ancak bu davranış biçimi toplumun tüm kesimleri için aynı şekilde işlememektedir. Orta ve yüksek gelir grubundaki hanehalkı, dayanıklı tüketim mallarını öne çekerek ya da tasarruflarını farklı finansal araçlara yönlendirerek enflasyona karşı belirli ölçüde korunma imkânına sahip olabilir.
Buna karşın düşük gelir grubunun önceliği, gelecekteki fiyat artışlarından korunmak değil, bugünün temel ihtiyaçlarını karşılayabilmektir. Gelirinin önemli bir kısmını kira, gıda, ulaşım ve enerji gibi zorunlu harcamalara ayıran bireyler için enflasyon bir beklenti probleminden önce bir yaşam maliyeti problemidir. Dolayısıyla aynı enflasyon oranı toplumun tüm kesimlerini eşit etkilememekte ve beklentiler kadar, beklentilere karşı geliştirilebilecek ekonomik hareket alanı da gelir düzeyine göre farklılaşmaktadır.
Enflasyon Bir Güven Sorunu mudur?
Aslında fiyat artışları tek başına enflasyonu kalıcı hâle getirmez. Enflasyonu kalıcı yapan unsur beklentilerin bozulmasıdır.
- Bir esnaf maliyet artmadan fiyat yükseltmeye başlıyorsa,
- Bir çalışan maaşı cebine girmeden eriyeceğini düşünüyorsa,
- Bir ev sahibi gelecek yılın enflasyonunu bugünden kiraya yansıtıyorsa,
Ekonomide artık yalnızca maliyetler değil, psikoloji de fiyat üretmeye başlamıştır.
İşte bu nedenle modern merkez bankacılığında beklenti yönetimi, faiz kararları kadar önemli kabul edilmektedir. Çünkü güvenin olmadığı yerde para politikasının etkisi sınırlı kalabilmektedir.
Enflasyonun Sosyolojik Maliyeti
Yüksek enflasyon yalnızca satın alma gücünü azaltmaz. Toplumun davranış kodlarını da değiştirir. Sabır azalır. Planlama ufku kısalır. Uzun vadeli yatırım yerine kısa vadeli kazanç arayışı öne çıkar.
Tasarruf yerine tüketim teşvik edilir. Üretim yerine değer koruma çabası yaygınlaşır. En önemlisi ise ekonomik ilişkilerde güven aşınmaya başlar.
Oysa güven, görünmeyen ama ekonominin en değerli sermayesinden biridir.
Sonuç: Enflasyonla Mücadele Sadece Para Politikasıyla Kazanılamaz
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı yüksek enflasyon deneyimi bize önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor. Enflasyon yalnızca para arzının, maliyetlerin veya döviz kurunun bir sonucu değil, aynı zamanda insanların geleceğe ilişkin ortak beklentilerinin ürünüdür.
Dolayısıyla enflasyonla mücadele yalnızca faiz artırarak veya mali disiplini güçlendirerek tamamlanabilecek bir süreç değildir. Toplumun yeniden geleceğe inanmasını sağlayacak güven ortamının oluşturulması da en az makroekonomik istikrar kadar önemlidir.
Çünkü insanlar fiyatların gerçekten düşeceğine inanmadıkça, fiyatlar düşmeye başlasa bile davranışlar değişmeyebilir. Enflasyonun en inatçı yönü de tam burada ortaya çıkar.
Fiyatlar bazen beklentileri takip eder. Ancak çoğu zaman beklentiler, fiyatlardan çok daha yavaş değişir.
İşte bu nedenle enflasyonla mücadele aslında yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyolojik, psikolojik ve kurumsal güveni yeniden inşa etme mücadelesidir.
Çözüm önerisi olarak ister ekonomistler olsun ister reel sektör temsilcileri olsun ister de ekonomi yönetimi olsun “Yapısal Reformları” öne çıkarmaktadır.
Ancak Türkiye’de bu kavramın ilginç bir özelliği var: Her ekonomi programında mutlaka yer alıyor ama uygulama kısmı, bir sonraki programa bırakılıyor.
Hâl böyle olunca vatandaş da reform vaatlerini değil, etiketleri referans alarak beklenti oluşturmaya devam ediyor.
*: Kırıkkale Üniversitesi, İktisat Yüksek Lisans, İletişim: zaferozkan16@gmail.com