Toplumsal ahlaki çöküş, tarih boyunca hem düşünürlerin hem de sıradan insanların dilinden düşmeyen, genellikle geçmişe duyulan bir özlemle ya da geleceğe dair bir kaygıyla dile getirilen bir kavramdır. Ancak bu konuyu yalnızca bireysel ahlak yasalarının çiğnenmesi veya kültürel normların gevşemesi olarak okumak, resmin sadece küçük bir parçasını görmektir. Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, toplumsal ahlaki çöküş olarak adlandırılan olgu; bireylerin kötüleşmesinden ziyade, toplumu bir arada tutan kurumsal yapıların, sosyal sözleşmenin ve adalet mekanizmalarının zayıflamasıyla doğrudan ilişkilidir.
Ahlak, bireysel bir vicdan meselesi olmanın ötesinde, toplumsal düzeni ve iş birliğini mümkün kılan görünmez bir çimentodur. Bu çimentonun çözülmesi demek siyaset biliminin temel teorileri ışığında incelendiğinde, yapısal ve sistematik krizlerin kaçınılmaz bir sonucudur.
1. Sosyal Sözleşmenin İhlali ve Devletin Meşruiyet Kaybı
Siyaset biliminin kurucu teorisyenlerinden olan Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau’nun ortaya koyduğu Sosyal Sözleşme Teorisi, devletin varlık sebebini bireylerin haklarını korumak ve toplumsal barışı sağlamak olarak tanımlar. Bireyler, can ve mal güvenliklerini koruması, adaleti tesis etmesi karşılığında özgürlüklerinin bir kısmını devlete devrederler.
Toplumsal ahlaki çöküşün ilk ve en güçlü sinyali, bu sözleşmenin devlet veya yönetici elitler tarafından ihlal edilmesidir.
Yolsuzluk ve Kayırmacılık: Kamu kaynaklarının kişisel veya toplumsal çıkarlar için yağmalanması, liyakat yerine sadakatin ödüllendirilmesi, vatandaşlar arasındaki adalet duygusunu yok eder.
Hukukun Üstünlüğünün Yitirilmesi: Kuralların sadece zayıflara uygulandığı, güçlülerin ise yasalardan muaf tutulduğu bir düzende, yasalara uymak ahlaki bir erdem olmaktan çıkıp enayilik olarak görülmeye başlar.
Hobbes’un tasvir ettiği “herkesin herkesle savaşı” durumuna dönüş tam da burada başlar. Devlet meşruiyetini ve adalet dağıtma gücünü kaybettiğinde, bireyler kendi güvenliklerini ve çıkarlarını korumak için ahlaki normları bir kenara bırakarak hayatta kalma refleksine sığınırlar.
2. Sosyal Sermayenin Tükenişi ve Amoral Ailecilik
Siyaset bilimci Robert Putnam’ın literatüre kazandırdığı Sosyal Sermaye kavramı; bir toplumdaki güven, karşılıklı yardımlaşma normları ve sosyal ağların toplamını ifade eder. Yüksek sosyal sermayeye sahip toplumlarda güven oranı yüksektir; insanlar tanımadıkları kişilerin de ortak kurallara uyacağına inanırlar.
Ahlaki çöküş sürecinde sosyal sermaye hızla tüketilir. Edward Banfield’ın Güney İtalya toplumunu incelerken geliştirdiği Amoral Ailecilik teorisi, bu durumun siyaset bilimindeki en net karşılıklarından biridir. Bu teoriye göre, kurumsal yapıların çöktüğü ve geleceğe dair güvenin kalmadığı toplumlarda bireyler ahlaki sorumluluk sınırlarını sadece en yakın aile ve akraba çevresine indirgerler. “Kendi ailene maksimum faydayı sağla, dışarıdakilere ne olursa olsun.” Bu anlayış egemen olduğunda; kamu malını çalmak, vergi kaçırmak ya da başkasının hakkını gasp etmek bir suç veya ahlaksızlık olarak değil, ailesini koruma ve kollama başarısı olarak akla uygun hale getirilir. Toplum, ortak çıkarlar etrafında birleşen vatandaşlar topluluğu olmaktan çıkıp, birbirini avlamaya çalışan kabileler koalisyonuna dönüşür.
3. Kurumsal Çürüme ve Normsuzluk
Sosyolog Émile Durkheim’ın geliştirdiği ve siyaset sosyolojisinde sıklıkla başvurulan Anomi kavramı, toplumsal kuralların ve değerlerin anlamını yitirdiği, bireylere rehberlik edecek ortak bir ahlaki pusulanın kalmadığı kuralsızlık durumunu ifade eder.
Siyasi kurumlar (parlamento, yargı, eğitim, medya) işlevlerini yitirdiğinde, toplumda hangi davranışın ödüllendirileceği, hangisinin cezalandırılacağı belirsiz hale gelir. Dürüst çalışmanın, üretmenin ve ahlaklı olmanın refah getirmediğini gören birey, hedeflerine ulaşmak için meşru olmayan yollara başvurur.
Siyaset bilimi açısından kurumsal çürüme, denge ve denetleme mekanizmalarının yok olmasıyla hızlanır. Güç tek elde toplandıkça, denetimsiz kalan iktidar kendi ahlak dışı uygulamalarını normalleştirir ve bu durum dalga dalga toplumun en alt kılcal damarlarına kadar yayılır. Yönetenlerin ahlaki standartları düştükçe, yönetilenlerin de standartları geriler.
Sonuç: Ahlakın Yeniden İnşası Siyasetle Başlar
Toplumsal ahlaki çöküş, bireylerin vicdanlarına seslenen söylemlerle veya soyut ahlak dersleriyle çözülebilecek bir sorun değildir. Çünkü sorun ahlaksız insanların çokluğundan değil, ahlaklı kalmayı rasyonel ve güvenli olmaktan çıkaran bozuk sistemden kaynaklanmaktadır.
Platon’dan Machiavelli’ye, kurumların kalitesi ile vatandaşların karakteri arasındaki doğrudan ilişki vurgulanmıştır. İyi tasarlanmış, şeffaf, hesap verebilir ve adil kurumlar; bireyleri iş birliğine, dürüstlüğe ve ortak iyiye hizmet etmeye teşvik eder.
Dolayısıyla, ahlaki bir yenilenme ancak siyasi bir yenilik ile mümkündür. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi, fırsat eşitliğinin sağlanması, liyakatin öncelikli olması ve sosyal devletin güçlendirilmesi, toplumsal güveni ve dolayısıyla toplumsal ahlakı yeniden oluşturmanın tek gerçekçi yoludur. Ahlakı kurtarmak, siyaseti ve kurumları kurtarmakla başlar.