Dr. Mehmet Gökhan ÖZDEMİR*
4 Haziran 2026 akşamı, Çankaya’da Rabindranath Tagore Caddesi’ndeki Rus Evi Ankara’nın salonu, bir tarihçinin ardından toplanan kalabalığın o tanıdık hüznüyle doluydu. Rusya Federasyonu’nun kültür temsilciliği ve Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü işbirliği ile 13 Mart 2026’da aramızdan ayrılan Prof. Dr. İlber Ortaylı‘ya ithafen bir anma programı düzenlenmişti.
Rus Evi Başkanı Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko ile Kültür Ataşesi Dr. Yevgeniy Bahrevskiy‘nin yanı sıra, Ortaylı ile yakın akademik ve dostane ilişkileri bulunan Prof. Dr. Savaş Kafkasyalı, büyük hocanın ilim insanlığını ve Rusya ile kurduğu çok katmanlı bağı değerlendirdi. Salonun kenarlarında, aile arşivinden ve Rus ile Türk haber ajanslarının fotoğraf bankalarından derlenen kareler sergileniyordu: kâh Topkapı’nın avlusunda, kâh bir Rus kütüphanesinin loş raflarının önünde, hep aynı sorgulayan bakış. O fotoğrafların önünden geçerken insan ister istemez düşünüyor: Türkiye, Rusya’yı içeriden bilen en önemli zihinlerinden birini kaybetti. Peki bu bilgi mirası, iki ülke ilişkilerinin geleceği için bize ne söylüyor?

Rus Evi Ankara Başkanı, Türkolog Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko anma gecesinde (4 Haziran 2026).
Bir Tarihçinin Rusya’sı
İlber Ortaylı’nın Rusya ile ilişkisi, bir akademik uzmanlık alanının çok ötesindeydi; adeta bir biyografi meselesiydi. 1947’de, Kırım Tatarı bir ailenin İkinci Dünya Savaşı sonrası göç yolculuğu sırasında Avusturya’nın Bregenz kentinde dünyaya gelen Ortaylı, Rusçayı ana dili düzeyinde konuşan, Rus tarihçiliğinin kaynaklarına doğrudan nüfuz edebilen ender Türk akademisyenlerdendi.
Osmanlı modernleşmesi üzerine kurduğu büyük külliyatın yanında, on altıncı yüzyıldan yirminci yüzyıla Osmanlı-Rus ilişkileri ve Rus imparatorluk tarihi, onun düşünce dünyasının sabit koordinatlarıydı. Köşe yazılarında 93 Harbi’ni, Napolyon’un Rusya seferini, Çarlığın çöküşünü işlerken gösterdiği vukuf, bir dış gözlemcinin değil, o medeniyeti arşivinden, edebiyatından ve gündelik dilinden tanıyan bir zihnin vukufuydu.
Bu birikim karşılıksız kalmadı: 2007’de Rusya Federasyonu, Rus dilinin ve kültürel mirasının tanıtılmasına katkıları nedeniyle Ortaylı’yı devlet başkanı imzalı Puşkin Madalyası ile onurlandırdı. Ancak Ortaylı’nın Rusya’ya bakışını değerli kılan, bu nişanlardan ziyade tavrındaki dengeydi. O, Rusya’yı ne düşmanlaştıran soğuk savaş refleksine ne de hayranlıkta sınır tanımayan romantizme itibar etti.
Rus edebiyatına ve tarihçilik geleneğine duyduğu derin saygı ile, devletler arası ilişkilerde çıkar ve güç dengesinin belirleyiciliğine dair realist kavrayışı bir arada tutabildi. Yazılarında, Petro’dan bu yana Osmanlı’nın ve Türkiye’nin Rusya karşısında askeri üstünlük kuramadığını soğukkanlılıkla hatırlatır; buna karşılık Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından iki toplum arasında gelişen ticaret hacmine ve Türk girişimcilerin bu sahadaki basiretli tutumuna dikkat çekerdi. Onun ısrarla tekrarladığı tavsiye ise gençlere yönelikti: Rusçayı öğrenin, o arşivlere ve o edebiyata birinci elden ulaşın. Komşuyu tercümeden değil, aslından okuyun.

Rus Evi Ankara’daki sergide, Ortaylı külliyatından seçkilerle oluşturulan anma köşesi.
Bir iktisatçı olarak Ortaylı’dan öğrendiğim en kalıcı ders de belki budur: İktisadi ilişkiler, kurumların ve zihniyetlerin uzun tarihinden bağımsız okunamaz. Ticaret rakamları, boru hatları ve yatırım stokları, ancak onları taşıyan tarihsel güven ve güvensizlik katmanlarıyla birlikte anlam kazanır. Ortaylı’nın Osmanlı-Rus ilişkilerini ele alırken diplomatik arşivle iktisadi hayatı, savaş tazminatlarıyla tahıl ticaretini aynı çerçevede okuyabilmesi, bugün “siyasal iktisat” başlığı altında yeniden keşfettiğimiz bütüncül bakışın ta kendisiydi.

Prof. Dr. Savaş Kafkasyalı, panel oturumunda İlber Ortaylı’nın ilim insanlığını değerlendirirken.
Savaşların Gölgesinden Karşılıklı Bağımlılığa
Ortaylı’nın tarihçi soğukkanlılığı, bugünün Türk-Rus yakınlaşmasını değerlendirmek için sağlam bir zemin sunuyor. İki imparatorluğun yüzyıllara yayılan savaşlar silsilesi, popüler hafızada hâlâ canlıdır; ancak aynı tarih, 1920’lerin başında Ankara hükümetine uzanan Sovyet desteğini, Cumhuriyet’in ilk sanayi hamlesine eşlik eden kredileri ve 1990’lardan itibaren bavul ticaretiyle başlayıp dev müteahhitlik projeleriyle devam eden iktisadi dokunun örülüşünü de içerir.
2015 uçak krizinin ardından yaşanan hızlı normalleşme, literatürde “kompartımanlaşma” olarak adlandırılan bir ilişki modelini görünür kıldı: Ankara ve Moskova, Suriye’den Libya’ya ve Karadeniz’e uzanan sahalarda jeopolitik rekabeti sürdürürken, ekonomik ve enerji işbirliğini ayrı bir kompartımanda, krizlerden yalıtarak yürütmeyi öğrendi.
Bu modelin iktisadi gövdesi küçümsenecek gibi değildir. İkili ticaret hacmi, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı konjonktürde 2022’de yaklaşık 59 milyar dolara sıçramış, izleyen yıllarda yaptırım ortamının normalleşen etkisiyle 44-46 milyar dolar bandına gerilemiş olsa da iki hükümetin ortak hedefi hâlâ 100 milyar dolardır. Enerji, ilişkinin omurgasıdır: Türkiye’nin toplam enerji ithalatının yaklaşık yarısı Rusya kaynaklıdır; Mavi Akım ve TürkAkım boru hatları ile inşası süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali — tamamlandığında Türkiye’nin elektrik ihtiyacının kayda değer bir bölümünü karşılaması öngörülen, Rus sermayeli en büyük yatırım — bu omurganın taşıyıcı kolonlarıdır. Buna yılda yedi milyona yaklaşan Rus turist, Türk müteahhitlerin Rusya coğrafyasında yüz milyar doları aşan tamamlanmış proje stoku ve karşılıklı doğrudan yatırımlar eklendiğinde, ortaya Avrupa’nın doğusundaki en yoğun ekonomik bağlardan biri çıkmaktadır.
Entegrasyon mu, Kurumsallaşmış Bağımlılık mı?
Asıl soru şudur: Bu yoğunluk, ekonomik entegrasyona evrilebilir mi? Zaman zaman dile getirilen Avrasya Ekonomik Birliği ile serbest ticaret anlaşması fikri, yerel paralarla ticaretin genişletilmesi ve Türkiye’nin bir doğal gaz ticaret merkezine dönüştürülmesi projeleri, böyle bir ufkun yapı taşları olarak sunuluyor.
İktisat yazınının bize öğrettiği üzere, entegrasyon bir merdivendir: tercihli ticaret düzenlemeleriyle başlar, serbest ticaret bölgesi ve gümrük birliğinden geçer, ortak pazara ve nihayetinde iktisadi birliğe uzanır. Türkiye-Rusya ilişkisinin bugün durduğu basamak, bu merdivenin henüz ilk basamağının dahi gerisindedir; ilişki, tercihli bir hukuki çerçeveden ziyade hükümetlerarası mutabakatlarla ve sektörel protokollerle yürümektedir.
Ne var ki iktisatçı gözüyle bakıldığında, merdivenin yukarısına tırmanışın önünde en az üç yapısal sınır görünüyor. Birincisi, ilişki asimetrik bir karşılıklı bağımlılık üzerine kuruludur: Türkiye enerji faturasında Rusya’ya, Rusya ise yaptırım koşullarında dış ticaret kanallarında Türkiye’ye muhtaçtır; fakat bu iki bağımlılığın pazarlık gücüne tercümesi eşit değildir ve enerji ithalatçısı konumu, ticaret hadlerindeki her şoku doğrudan cari dengeye yansıtmaktadır.
İkincisi, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği çıpası, üçüncü taraflarla derin tercihli ticaret düzenlemelerinin hukuki ve iktisadi alanını daraltmakta; Karbon Sınır Düzenleme Mekanizması gibi yeni nesil araçlar bu çıpayı daha da bağlayıcı kılmaktadır. Türkiye ihracatının yarıya yakınının hâlâ Avrupa pazarına yöneldiği hatırlandığında, Avrasya yönelimli bir kurumsal entegrasyonun Batı yönelimli ticaret mimarisiyle ikame değil, ancak tamamlayıcılık ilişkisi içinde düşünülebileceği açıktır. Üçüncüsü, ikincil yaptırım riski — Mir ödeme sistemi deneyiminin gösterdiği gibi — finansal altyapının derinleşmesine fiilî bir tavan koymakta; bankacılık ve sigortacılık kanallarındaki temkin, ticaretin işlem maliyetlerini yükseltmektedir.
Bu nedenle önümüzdeki on yılın gerçekçi senaryosu, klasik anlamda bir entegrasyondan ziyade, sektörel anlaşmalarla kurumsallaşmış bir stratejik karşılıklı bağımlılıktır: nükleer enerji ve doğalgazda uzun vadeli sözleşmeler, tahıl ve gıda güvenliğinde koridor diplomasisi, Karadeniz lojistiğinde işlevsel işbirliği ve ticaretin kademeli biçimde ulusal paralara kaydırılması. Bu, küçümsenecek bir ufuk değildir; tersine, jeopolitik türbülansa dayanıklı, kompartımanlar arası sızıntıyı sınırlayan esnek bir mimari, kâğıt üzerinde iddialı fakat kırılgan bir entegrasyon şemasından daha kalıcı sonuçlar üretebilir.

Kürsüde genç bir araştırmacı: Alparslan Çakır — Ortaylı mirasının asıl emanetçileri.
Ortaylı’nın tarih dersi tam da burada devreye giriyor. O, Türk-Rus ilişkilerinin ne ebedi düşmanlık ne de sarsılmaz dostluk üzerine kurulabileceğini; bu ilişkinin ancak iki tarafı da içeriden tanıyan, dilini bilen, arşivine girebilen kadrolarla sağlıklı yürütülebileceğini hem eserleriyle hem hayatıyla gösterdi. Rus Evi’ndeki anma gecesinde, Rus diplomatlarla Türk akademisyenlerin aynı masada onun hatırasını paylaşması, bu mirasın sembolik bir fotoğrafıydı.
Son Söz
Salondan çıkarken aklımda, sergideki fotoğraflardan birinin altına düşülebilecek bir not vardı: Devletler stratejik çıkar hesaplarıyla yakınlaşır; ama o yakınlaşmayı taşıyabilen, kalıcı kılan şey, birbirini bilen toplumlardır. İlber Ortaylı, Türkiye’ye Rusya’yı bilmenin yolunu açan büyük köprülerden biriydi.
Onun ardından bize düşen, o köprüyü ayakta tutmak; Rusça öğrenen, Avrasya iktisadını ve tarihini birincil kaynaklardan çalışan yeni kuşaklar yetiştirmektir. Türk-Rus ekonomik yakınlaşmasının hangi kurumsal forma evrileceğini zaman gösterecek; ama hangi formda olursa olsun, bu ilişkinin entelektüel sermayesi, Ortaylı’nın bıraktığı mirastan beslenmeye devam edecektir.

Yazar, anma gecesinde Türk ve Rus bayraklarının önünde (Rus Evi Ankara).
Gecenin zihnimde kalan son görüntüsü ise, sergi köşesinde kitaplarının arasında duran küçük Ortaylı büstüydü. Kaidesinde iki tarih ve bir Latince ibare: 1947-2026, Renata erit İlber. İki tarih arasına sığdırılmış, ama iki tarihe sığmayacak bir ömür.

Etkinlikte sergilenen İlber Ortaylı büstü (1947-2026) — bir vefa nişanesi.
Büyük hocaya Allah’tan rahmet; ailesine, öğrencilerine ve onu okuyarak tarih sevgisi kazanmış milyonlara sabırlar diliyorum.
Renata Erit İlber — İlber yeniden doğacak…
*: Kırıkkale Üniversitesi, İktisat Bölümü