Halide Edip Adıvar (1884-1960) edebiyatımızın şaheserlerini kaleme alan özgün bir dimağ, düşünen bir beyin ve ideallerinin peşinde sorumlu bir aydın figürü olarak ön plana çıkar. Siyasi tarihimizde ona “üç devrin muhalifi” denmesi yüzeyselliklere gösterdiği tepkiden ileri gelmektedir.
Onun üç devirde gücü kontrol etmiş olan hükümetlere yönelik tepkileri, kişisel bir kırgınlıktan ziyade samimiyetle savunduğu liberal demokrasi ve bireysel özgürlükler ile mevcut otoriter uygulamalar arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Üçü de geçiş dönemi rejimi uygulamaları merkezli olarak hayata geçmiş bu otoriterleşme dönemlerinin son dönem Türkiye sosyo-politiği açısından da benzer kırılganlıkları içerdiği ileri sürülebilir.
Üç Otoriter(leşen) Devrin Hikayesi
İttihat ve Terakki Dönemi: Halide Edip’in hayallerini inkisara uğratan ilk dönem olmuştur. Başlangıçta desteklediği İttihatçılardan, partinin giderek “tek parti” anlayışına kayması ve otoriterleşmesi nedeniyle uzaklaşmıştır. Özellikle Ermeni Tehciri sırasında yaşanan uygulamaları vicdani bir sorumlulukla eleştirmiştir. Nitekim önemli ölçüde keyfiliğe kayma yönüne sahip olan bu olaylar beşinci çeyrek yüzyılda hâlen gündem oluşturmaya devam etmektedir. Bu yönüyle ve tarihsel olarak olağanüstü dönemlerin ortasında bulunmuş olmanın verdiği meşruiyetle diğer bir çok örnekte İttihat ve Terakki (günümüzdeki yeni(lenen) versiyonuyla birlikte) Halide Edip’e derin hayal kırıklığı yaşatmıştır.
Cumhuriyetin Kuruluş Yılları: Ateşten Gömlek gibi İstiklal Harbi’ni kaleme alan ilk roman olma hüviyetine haiz muazzam bir kitabı kaleme almasına ve Milli Mücadele’nin en ön saflarında yer almasına rağmen, zafer sonrası kurulan yeni düzende oluşmuş olan merkeziyetçi yapıya itiraz eden yine Halide Edip olmuştur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması ve Takrir-i Sükûn Kanunu ile başlayan süreçte, yönetimin “askeri diktatörlük” eğilimi gösterdiğini savunmuş ve bu fikir ayrılıkları onu 14 yıllık bir sürgün hayatına (1925-1939) zorlamıştır. Bu dönemde, kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanması için, dönemde herkesin itaat etmekten başka çare bulamadığı Mustafa Kemal’e dahi itiraz eden bir kadın figürü olarak Halide Edip karşımıza çıkmıştır.
Bu ikinci hayal kırıklığı, geleceğe dönük vizyonu ve müktesebatı bakımından farklı kulvarlarda yer alsalar da Mehmet Akif’in hayal kırıklığı ile benzerlik göstermektedir. Onun inkisarı da Akif’inkinden daha uzun sürmüş ve ülkesine dönüşünü geciktirmiştir.
Demokrat Parti (DP) Dönemi: İkinci Dünya Savaşı’nın başında Türkiye’ye dönen Halide Edip, ilk muhalif duruşunu sürdürmüş, lakin yine bir vatan müdafası söz konusu olduğu için bunu bir süre dillendirememiştir. Savaş sonrası 1950’de büyük umutlarla Türkiye’nin makus talihini tersine çevirme iddiasıyla işbaşına gelen DP listesinden bağımsız milletvekili olarak Meclis’e girmiştir. Ancak DP’nin de zamanla otoriterleştiğini ve başlangıçtaki demokratik vaatlerinden saptığını görerek 1954’te istifa etmiş ve adeta hayatının sonlarına geldiğini hissederek siyasetten tamamen çekilmiştir.
Gerçekten büyük umutlarla kurulan Cumhuriyet Devrimi gibi 14 Mayıs’taki “Demokrat Parti Devrimi” başlangıçta Nazım Hikmet gibi fikir suçlularına af getirmiştir. Özgürlüklerin önünü açmasına ve tek parti döneminin diktatörlüğe dönüşmesine karşı bir antitez sunma iddiasındaki DP zamanla gücünü tahkim ettikten sonra (3 kez tek başına iktidar olmuştur) açık ve kesin bir otoriterleşme rüzgarına kapılmaktan kendini kurtaramamıştır. Bu ters rüzgarın Halide Edip’in son muhalif dönemine neden olduğu söylenebilir.
Aydın Sorumluluğu ile Muhalif Olmak
Halide Edip’in üç otoriter(leşen) dönemde sergilediği dik ve ilkeli duruş, evrensel “aydın sorumluluğu” kavramının somut bir örneği olarak tarihe geçmiştir. Bunların ilki güç odaklarına karşı eleştirel bir mesafeye sahip olma ile ilişkilendirilebilir. Halide Edip’in temsil ettiği aydın tipi, iktidarın nimetlerinden yararlanmak yerine, toplumsal çıkarlar ve ilkeler adına güç sahiplerini denetleyen kişi olmayı tercih etmelidir. Halide Edip, yakın çalışma arkadaşı olduğu Atatürk’ü bile demokratik olarak benimsemediği noktalarda eleştirmekten çekinmemiştir.
Aydının muhalif olma özelliğini belirleyen ikinci unsur olarak birey ve özgürlük savunuculuğu rolünden söz edebiliriz. Böyle bir aydın için asıl olan “birey” ve “düşünce özgürlüğü” olarak belirlenmiştir. Halide Edip de devletin bekasını bireyin haklarının üstünde tutan yaklaşımlara her dönemde karşı çıkmıştır. İttihat ve Terakki’nin hala uygulamada karşılaşılan sorunları nedeniyle tartışılan ve komplikasyonları günümüze kadar uzanan Ermeni Tehciri meselesine itirazları bu minvalde ortaya çıkmıştır.
Aydın muhalifliğinin çerçevesini çizen diğer bir unsur ise vicdani tutarlılığa sahip olma şeklinde belirlenebilir. Bu minvalde aydın, harcıalem, popüler ya da güvenli olanın peşinden gitmek yerine, inandığı değerler uğruna sürgünü ve yalnızlaşmayı göze almış bireyin adıdır. Bu ilkesel duruş, aydının “hakikati ifade etme” yükümlülüğünün bir sonucu olarak okunmalıdır.
Halide Edip’in aydın sorumluluğu ile bu üç dönemde takındığı muhalif tutum, devrimlere karşı olmasından veya eskiye duyduğu bir özlemden kaynaklanmamıştır. Onun ıstırabı, Ali Şeriati’nin “entelektüel ve aydın” arasında ayrım yaparken izlediği yöntemin içeriğiyle büyük ölçüde tutarlılık taşımaktadır. O devrimlerin veya yeniliklerin yapılış yöntemindeki antidemokratikliğe, çoğulculuk katliamına ve doğal olarak hortlayan tek sesliliğe olan tepkiden ileri gelmektedir.
Muhalif Bir Sonuç
Halide Edip’in yaşamının yarısında muhalifi olduğu üç tarzı siyasetin üzerinden onca zaman geçmiş olmasına rağmen geride bıraktığı muhalefet mirası, bu topraklarda aydın sorumluluğu taşıyan her bireyin üzerinde hâlen geçerliliğini korumaktadır.
Buna göre, 1980 öncesinin CHP kurgusu içerisinde neşet eden kapalı devletçi ve tek tipçi döneme itiraz edenlerin ardından Turgut Özal’la gelen cıvık liberalizme eleştiriler getirmeleriyle tanımlanan bir muhalefet duygusuna savrulmuşlardır. 1990’ların devletçi ve baskıcı formu, 1980 öncesinin kapalı rejiminde yeni bir versiyon olarak ele alınırsa, üçüncü muhalefet döneminin iki binli yılların ilk çeyreğinde ortaya çıktığı ifade edilebilir.
Özellikle yüzeysel bir yerli ve milli söyleminin yoğunlaştığı ve ismine “Türk tipi başkanlık rejimi” adı verilen son on yıllık dönemi, sorumlu aydının Halide Edip’ten mülhem üçüncü muhalif olma dönemi olarak okumak pekâlâ mümkündür.
Bu günün muhalif aydınlarının temel pozisyonu da Halide Edipvari biçimde eskiye duyulan bir özlemden ileri gelmemektedir. Tersine, büyük bir ustalıkla en kısa ayı “iliklerine kadar” sömüren, lakin post-şubat dönemi özsel nitelikleri nedeniyle meşrulaştıran organik aydınların idrak edebileceği bir muhalif duruş da değildir.
Kendilerine yönelik kitleselleşmiş insan haklarına saldırı eylemlerine karşı ön saflarda yer alan, lakin mevzu seküler kesimin bireysel özgürlüklerini yıkıp geçmeye gelince “dilsiz şeytan” rolüne soyunan İslamcı-muhafazakâr taifenin anlayabileceği bir muhaliflik tipi de bu minvalde kapsam dışı görünmektedir.
Aynı şekilde, “aman bana bir medet” eski haykırışından mülhem “aman bana bir görev” diyerek her tür eğilme ve bükülmeye razı görünen “okuma yazma bilmek dışında fazla bir meziyete sahip olmayan” geniş bürokratik kitlenin de mevzunun hiçbir yerinde önemi haiz değildir.
Kısaca, mevzu en azından yukarıda çerçevesi çizilmiş üç ilkenin tamamını içeren sorumlu bireylerle açık bir ilişki içindedir.
- Evrenk, F. (2024). Sosyo-Politik ve Dinî Hegemonyanın Oluşumunda Aydınların Rolü: Gramscici Organik-Geleneksel Aydın Dikotomisinin Sosyolojik Analizine Bir Giriş. Cihanşümul Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, 5(8), 1-11. https://doi.org/10.62356/cihansumul.1481014
- Tarhan, B. (2020). Üç Devirde Bir Muhalif: Halide Edip Adıvar’ın Perspektifinden Türkiye’de Siyasi İktidar(lar) ve Demokrasi Sorunu. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 75(2), 391-408. https://doi.org/10.33630/ausbf.677416
- Birlik, G. K. (2026). Halide Edib Adıvar’ın Milli Mücadele ve Mustafa Kemal Paşa Hakkındaki Değerlendirmeleri. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25(2), 823-841. https://doi.org/10.21547/jss.1702617