Ne kadınlar sevdim zaten yoktular.
Attila İlhan
Türkiye’de 1990’lardan itibaren kurumsallaşmaya ve örgütlenme becerisi elde etmeye başlamış liberal hareketin iyi başlayan ve kısmen iyi ilerleyen serüveninin, Batı literatüründeki klasik ve modern liberalizm teorileriyle karşılaştırıldığında, kendine has paradokslar ve teorik sapmalar barındıran bir “yerlileşme” sancısı yaşamaya doğru evrim geçirdiği anlaşılmaktadır.
Adeta eski tüfek Marksistlerin 1980’lerde başlayan neo-liberal dönemde büyük bir aydınlama (!) yaşadıkları zehabına kapılarak piyasanın yılmaz savunucuları kesilmesine benzer biçimde liberallerimiz de, 1990’larda militan Kemalizm’e karşı bir süre direndikten sonra 2010’lardan itibaren Kemalizm’in kutsal versiyonu ile temsil edilen yeni devletçiliğe önemli oranda teslim-i silah etmişlerdir.
Bu bağlamda John Locke, Adam Smith veya Hayek gibi isimlerin birey merkezli, devlet karşıtı ve evrensel hukuk odaklı teorilerin Türkiye sathına indiğinde son tahlilde sıklıkla devletin kutsanması ve milliyetçiliğin dar koridorlarında şekil değiştirdiği iddia edilebilir. Özellikle örgütsel beceri kabiliyeti gelişmiş liberal dernekler ekseninde belirginleşen figürlerin entelektüel duruşları dikkate alındığında, “teorik liberalizm” ile “pratik tutum” arasındaki makasın gittikçe açıldığı görülmektedir.
Yazıda bu tartışma yerli liberalizmimizin teoriden kopuşla temsil edilen tutarsızlıklar ve bu düzlemde yaşanan değişim trendleri bağlamında anlamlandırılmaya çalışılacaktır.
Bireyden Devlete Doğru: Ontolojik Bir Sapma
Liberalizm teorisinin temel mottosu, bireyin devlete karşı önceliğe sahip olduğu etrafında dolaşmaktadır. Devlet, liberalizm bağlamında ancak bireyin haklarını koruyan “zorunlu bir kötü” veya “gece bekçisi” olarak meşrulaştırılabilir. Buna rağmen, 1990’larda küresel trendle uyumlu biçimde Türkiye’de yükselmeye başlayan liberal hareketler, önce militan Kemalizm’e karşı mücadele etmiş, ardından özellikle muhafazakâr kanatla eklemlenen liberal figürler nezdinde, devletin araçsal değeri yerini aşkın bir kutsallığa bırakmıştır. Nitekim ilk evrede Kemalizm’e karşı yürütülen mücadelede liberal hareketin çoğunlukla muhafazakâr bir tabandan beslenmesi (o dönemde bir başka ötekiler olan Kürtleri de içine alacak biçimde) kolay bir taraftar kitlesi bulmasına sebep olmuştur.
Total biçimde o dönemin ötekileri zamanla “bizimkiler” haline gelince, bir zamanlar süslü cümlelerle kurulan retoriklerin terk edilmesine ve yaşamın normalleşmesi (!) evresine geçilmiştir. Türkiye tarihinin en derin kırılma noktasını oluşturan Şubat 2001 krizini müteakiben yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümde etkileri bir süre daha devam eden bu hareket 1990’larda başlayan örgütlü çeyrek asırlık örgütlü ömrünü hemen hemen tamamlamış görünmektedir. Özellikle 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri ile rejimin ve vesayetin boyutları, arkasında büyük bir enkaz bırakarak el değiştirirken bu konularda fikir serdetmekten uzak kalmaya gayret göstermesi bakımından bu hareket ontolojik sınavında başarılı olamamıştır.
Bu noktaya ulaşmamızı sağlayan, bu örgütlü hareketin kurucu ve üyelerinin önemli bir kısmında gözlemlenen “devletin bekası” hassasiyetinin, liberalizmin rasyonalist temelinden ziyade Hegelci bir devlet anlayışına yakın bir zeminde ortaya çıkması olmuştur. Burada açık biçimde, teoride “minimal devlet” anlayışının yılmaz savunucuları olması gereken hareket mensupları, pratik siyasi kriz anlarında otoriterleşen (ve şahinleşen) devlet aygıtını “düzenin tesisi” adına desteklemiş görünmektedir. Bu desteğin liberalizmin “bireyi koruma” vaadiyle çeliştiği her tür izahtan varetsedir.
Gelinen noktada, hareket mensuplarının ideolojinin temel paradigması gereği devletin toplumu şekillendirme gücünü sınırlamak yerine o gücü ellerinde bulunduranlarla kurulan ideolojik akrabalık, Türkiye’deki liberallerin 1990’larda iddia ettikleri ve önemli bir toplumsal desteğe sahip olarak elde ettikleri gücün tersine “özgürlükçü” birer aktörden ziyade “yönetişimci” birer teknokrata dönüştürmüştür.
Milliyetçilikle İmtihan: Evrensellikten Tikelciliğe
Çıkış noktası itibarıyla evrensel olan liberalizm, hak ve özgürlükleri ulus devletin sınırlarına veya etnik kökenin dar kalıplarına hapsetmezken, Türkiye’deki liberal figürlerin birçoğu milliyetçiliği (ve onun muhafazakâr bir türevi olan mukaddesatçılığı) liberalizmle sentezleme çabasına girmiştir. Bu sentez, teorik olarak bir oksimoron bir özellik taşımaktadır.
Zira milliyetçilik, doğası gereği kolektif bir kimliği bireyin önüne koyar ve “ötekini” dışlayarak varlığını güçlü kılmaya çalışır. Türkiye’deki bazı liberallerin Kürt meselesi, azınlık hakları veya laiklik gibi turnusol kâğıdı konularda milliyetçi refleksler göstermesi, liberalizmin “eşit vatandaşlık” ve “evrensel insan hakları” ilkelerini bütünüyle felç etmiştir. Örgütlü liberal hareketin birçok üyesinin devletin güvenlik politikalarını liberal kavramlarla meşrulaştırma çabasına girişmesinden anlaşılacağı gibi, artık Türkiye’de liberalizm bir özgürleşme aracı değil, sağ kanat ideolojinin sosu haline gelmiştir.
Kurumsal Tutarsızlık ve Güce Eklemlenme
Doksanlı yıllardan günümüze değin yaşanan hikâyenin bir yansıması olarak, örgütlü liberal hareketin kurucu kadrolarının bıraktığı entelektüel miras günümüzde adeta Liberal Parti’nin seçimlerde elde ettiği binde birlik oy kadar önemsiz hale gelmiştir. Bu bağlamda 1990’larda askeri vesayete karşı sivil siyaseti savunurken kazanmış olduğu prestij, 2010’lardan itibaren yükselen yeni otoriterleşme dalgası karşısında genellikle sessizliğe bürünmüş olması veya doğrudan destekleyerek meşrulaştırmaya çalışmasının doğal bir sonucu olarak ilk dönemdeki etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir.
Benzer şekilde, teorik düzlemde mülkiyet hakkı, ifade hürriyeti ve hukukun üstünlüğü konularında mangalda kül bırakmayan bu çevreler, yargının siyasallaşması veya mülkiyet haklarının ihlali gibi konularda sessizliğe bürünmeyi tercih etmişlerdir. Buradan anlaşılacağı gibi, Türkiye’deki liberalizm bir “ilke hareketi” değil, bir “taraf olma” stratejisi olarak araçsallaştırılmaya çalışılmıştır. Zira birçok muhafazakâr sosyolojik tabana mensup liberal için, klasik sunniliğin takiyeci refleksleri siyasal bir söylem söz konusu olduğunda da işlemeye devam etmektedir. Bu eylem biçimi, Türkiye gibi ritüel dindarlığının yaygın olduğu toplumlarda politik ritüelizmin de taban bulma olasılığının güçlü olduğunu göstermektedir.
Buna ek olarak liberalizm güçten bağımsız bir adalet anlayışı önermesine karşın, Türkiye’de yaşanan tecrübede liberallerin devlet aygıtının gücüne duyduğu hayranlık (veya korku), onları devletin kutsal zırhına sığınmaya doğru itmiştir. Bu sığınma eyleminin doğal bir sonucu olarak da yürütme erkiyle oldukça duygusal (!) ilişkilere girilmiş, 1990’larda Kemalizm’e karşı yürüttükleri mücadelede zor anlar yaşadıkları yargı ile karşı karşıya kalmamış ve yeni tip bürokrasinin muteber bireyleri olmayı başarmışlardır.
Zira yeni dönemde devlet artık zihinlerde sınırlanması gereken bir dev değil, içine girilip fethedilmesi veya hâmiliğine sığınılması gereken bir “baba” figürü olarak kodlanmaya başlanmıştır. Klasik milliyetçi muhafazakâr bakış açısının Türkiye’deki tipik bir yansıması olarak gelinen bu durak, hem Atilla İlhan’ın yazının başındaki dizesinde kastedilen aforizma ile uyumluluk göstermekte hem de büyük çoğunluğu itibarıyla “aslına rucu eden” hareket üyelerinin zihniyetine atıfta bulunmaktadır.
Asıl Amaç Neydi?: Paradokslar
Türkiye’deki liberal hareketin trajedisi, teorik zemini Türkiye’nin sosyolojik gerçeklerine uyarlama çabasında değil, bu ilkeleri iktidar ilişkilerine feda etmesinden ileri gelmektedir. Doksanlara göre daha gelişmiş ve otoriterliğinin dozu artmış olan devletin kutsanması ve son durak olarak genellikle milliyetçilik limanına sığınılması, liberalizmin içini boşaltan iki ana unsur olmuştur. Bireyin özgürlüğü için yola çıkanlar, devletin bekası ve ulusun birliği adına bireyi kurban etmiş, böylece sadece siyasi bir hata yapmamış aynı zamanda derin bir entelektüel tutarsızlığa imza atmışlardır.
Bu çerçevede denebilir ki, Türkiye’deki liberal düşünce pratiği, Batı’daki tarihsel gelişimden farklı olarak sivil toplumun değil, daha çok devlet içi restorasyon arayışlarının ve muhafazakâr eklemlenmelerin bir ürünü olmuştur. Bu durum, “Türk tipi liberalizm” olarak adlandırılabilecek yapıda bir dizi ontolojik paradoks ve aydınlanma krizinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Temel paradokslardan ilki, teoride minimal devleti savunan Türk liberallerinin, siyasi kriz anlarında veya iktidara yaklaştıklarında, düzenin tesisi adına devletin otoriter aygıtlarını meşrulaştıran bir pozisyona evrilmeleridir. Bireycilik ile milliyetçiliği sentezleme ikinci paradoks olarak okunabilir. Gerçekten liberalizmin birey merkezli evrensel yapısı, Türkiye’de sıklıkla tikelci Türk milliyetçiliği ile sentezlenmeye çalışılmıştır. Oysa bu durum, liberalizmin “eşit vatandaşlık” ilkesiyle milliyetçiliğin “ötekileştirme” olarak ortaya çıkan doğası arasında sağlam bir doku uyuşmazlığı yaratmaktadır.
Vesayet karşıtlığı konusunda yaşanan tutarsızlık üçüncü paradoks olarak düşünülebilir. 1990’larda askeri vesayete karşı sivil siyaseti savunan liberal figürler, süreç içerisinde güçler ayrılığının ortadan kalktığı ve yargı bağımsızlığının zayıfladığı yeni otoriterleşme modellerine karşı sessiz kalarak derin ilkesel bir tutarsızlık sergilemişlerdir. Son paradoksu ise, hararetle savunulan piyasa ekonomisi ve kayırmacılık arasındaki yer seçiminde yaşanan isabetsizlikte bulabiliriz. Buna göre serbest piyasayı savunan söylemler yavaş yavaş azalmış, liyakat ve hukukun üstünlüğü konuları önemsizleşmeye başlamış, devlet hâmiliğindeki “yandaş sermaye” oluşumlarına veya müdahaleci ekonomik politikalara karşı nötr bir pozisyon ihraz edilmiştir.
Sonuç: Türk Tipi Liberalizmin Aydınlanma Sorunlarına Giriş
Avrupa Aydınlanması’ndaki gibi sınıf çatışmalarından doğan doğal bir süreç yerine, Türkiye’de modernleşme yukarıdan aşağıya (bürokratik bir zorlamayla) gerçekleşmiştir. Türk tipi liberalizm, bu tepeden inme aydınlanmaya tepki olarak doğan muhafazakâr damarla iş birliği yaparak kendi rasyonel temelini zayıflatmıştır.
Liberalizmin olmazsa olmazı olan inanç özgürlüğü ve devletin sekülerliği ilkesi, Türkiye’de ya “katı laiklik” ya da “dinci otoriterlik” arasında sıkışmıştır. Liberaller, kendilerinden beklendiği gibi özgürlükçü bir sekülerizm inşa etmek yerine, çoğunlukçu dindarlığın baskı aygıtına dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Son zamanlarda, dozu gittikçe artan otoriterleşmeye karşı itiraz etmeye meyleden liberal(imsi) aydınlara karşı Kemalist çevrelerin ellerinde bulunan bir itiraz kozunun bu gün “yetmez ama evetçilik” olması zayıf bir argüman biçiminde olsa da liberal aydınların tutarsızlıklarını ve çaresizliklerini göstermesi bakımından hayli ilginçtir.
Aydınlanmanın “aklını kullanma” düsturu yerine, Türkiye’de liberaller sıklıkla geleneksel değerlere (aile, din, millet) sığınarak evrensel rasyonalizmden kopmuşlardır. Gelenekler birçok durumda toplumsal uzlaşı ile ilgili enfes çözüm önerileri sunabilmesine rağmen, bu durum bugün özü itibarıyla geleneği dışlayan bir düşünce akımı mensuplarının paradokslarını hatırlatmaktadır.
Benzer biçimde aydınlanma düşüncesi ile çelişkili biçimde hukukun, bireyi devlete karşı koruyan aşkın bir kural seti olarak değil, iktidarı konsolide eden veya karşıtları tasfiye eden araçsal bir “yönetim tekniği” olarak görülmesi ve uygulanması karşısında da liberal hareket öncüleri başta olmak üzere pek çok müntesip (!) suskunluğu tercih etmiştir.
Bu paradokslar ve aydınlanmacı düşünce ile yaşanan tutarsızlıklar, Türkiye’de liberalizmin bir “özgürlük hareketi” olmaktan ziyade, zaman zaman devletin bekası için kullanılan bir “yönetişim retoriği” haline gelmesine neden olan araçsallığını hatıra getirmektedir.
Gerçek bir liberal eleştirinin devletin kutsal olmadığı, milliyetçiliğin bireysel özgürlüklerin önünde bir engel olduğunu kabul etmekle başladığı gerçeği altında Türkiye’deki liberaller bu eşiği aşamadıkları sürece, Batılı liberal literatürün sadece çevirmenleri olarak kalmaya devam edecek, sahici temsilcileri olmayı başaramayacaklardır.
NOTLAR
- Şiirin tamamı ve hikâyenin benzerliğine dikkat çekmek için bkz. https://www.siir.gen.tr/siir/a/attila_ilhan/boyle_bir_sevmek.htm
- https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/alintilar/2268.pdf
- https://www.chathamhouse.org/sites/default/files/publications/ia/INTA93_4_12_Gol.pdf
- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/654726