“Üniversite bir yıl veya zaman meselesi değil, bir ruh ve zihniyet meseledir. Üniversite eğitim sürecini 2 yıla da indirseniz 20 yıla da çıkarsanız, öğrenme hevesi öğrencide, öğretme nefesi akademisyende yoksa ders zili ve mesai bitimi kıskacında kalmış bir nesil yetiştirirsiniz.”
Bu söz, eğitimin yalnızca takvimlerle, yıl sayılarıyla veya ders programlarıyla ölçülemeyeceğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Üniversite, mekanik bir zaman çizelgesi veya süreli bir etkinlik olarak algılanacak kadar dar bir olgu değildir; o, bir zihniyet ve ruh hâlidir. Eğitim süresi ister kısalır ister uzar, eğer öğrencide merak ve öğrenme iştahı yoksa, akademisyenin nefesi ilham verici değilse, ortaya yalnızca yüzeysel bilgiye sahip, düşünme ve sorgulama yetisi zayıf bir nesil çıkar.
Öğrenme hevesi, öğrencinin iç dünyasından doğan bir kıvılcımdır. Bu kıvılcım sönükse, dersler birer formaliteye dönüşür; bilgiler ezberlenir, unutulur ve tekrar edilir, ama zihinde bir derinlik, bir düşünsel inşa gerçekleşmez. Öğrenci, sınav takvimine göre hareket eden, öğretmen rehberliğine bağımlı bir tüketici hâline gelir. Akademisyen, öğretme tutkusunu kaybetmişse, dersler yalnızca bilgi aktarımının mekanik tekrarına dönüşür. Öğrencinin zihninde yeni ufuklar açmak, merakını beslemek ve onu eleştirel düşünmeye yönlendirmek yerine, öğretim süreci saatlerin ve mesainin baskısı altında donuklaşır.
Zamanı kısaltsanız da, uzatsanız da sonuç değişmez. İki yıllık bir program, merak ve ilham olmadan yüzlerce yıllık bir eğitim süreci kadar etkisizdir. Yirmi yıllık bir süreç ise, akademik disiplin ve bürokratik işlemlerden ibaret bir maratona dönüşür. Üniversitenin gerçek uzunluğu, ders saatleriyle değil, öğrencinin öğrenme hevesi ve akademisyenin öğretme nefesiyle ölçülür.
Üniversite aynı zamanda bir zihinsel atmosferdir. Dersler, kütüphaneler ve laboratuvarlar bu atmosferin unsurlarıdır, ama onun ruhunu yaratamazlar. Gerçek üniversite atmosferinde öğrencinin merakı sürekli canlı, soruları tükenmez ve düşünce ufukları her daim genişler. Akademisyen, bu atmosferi besleyen rehber, ilham verici bir figür olur. Bu ikisi bir araya geldiğinde, eğitim süreci zamanın ötesine geçer; ders saati veya yıl sayısı bir ölçüt olmaktan çıkar ve öğrenmenin derinliği, zihnin özgürlüğü belirleyici hâle gelir.
Dolayısıyla üniversiteyi doğru kavramak için, onun saatlerle, yıllarla veya ders programlarıyla sınırlı bir alan olmadığını görmek gerekir. O, bir ruh hâli, bir zihniyet formu ve sürekli bir düşünsel yolculuktur. Ders zili çaldığında bitmeyen, mesai sonlandığında tükenmeyen; merak ve ilhamla var olan bir yaşam biçimidir. Üniversiteyi bu şekilde kavrayan bir eğitim süreci, yalnızca bilgi değil, düşünce, vicdan ve ruh inşası da gerçekleştirir.
Zamanın uzunluğu veya kısalığı, öğrencinin ve akademisyenin içsel motivasyonu ile birleşmediği sürece anlamını yitirir. Gerçek üniversite, ders programlarının ötesinde yaşayan, merakın, düşüncenin ve öğrenme coşkusunun hüküm sürdüğü bir âlemdir. Eğitim, burada bir süre meselesi değil, bir ruh ve zihniyet meselesidir.
Üniversite Oryantasyonu: Kafeden Kütüphaneye
Bir üniversite öğrencisi, üniversite sınavını kazanıp bir fakülteye kabul edildiği anda, genellikle oryantasyon programlarına tabi tutulur. Bu programlarda öğrenciye öğrenci yönetmeliği, ders geçme koşulları, disiplin cezaları gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde aktarılır. Ancak burada temel bir eksiklik vardır: Öğrenciye üniversitede nasıl olunur, yani üniversitenin ruhu ve pratiği öğretilmez.
Üniversite, yalnızca kuralların ve prosedürlerin toplamı değildir; bir yaşam tarzı, bir düşünce atmosferi ve entelektüel bir alışkanlıktır. Oryantasyon programları, öğrenciyi sadece mevzuat ve bürokrasiyle tanıştırarak, üniversitenin asıl işlevini göz ardı eder. Oysa bir üniversite öğrencisinin bir günü, bir haftası, bir ayı nasıl geçirileceğini bilmesi gerekir: kütüphaneye giderek kitap okuma disiplini geliştirmek, akademik konferanslara katılmak, kültürel etkinlikleri deneyimlemek, kendi düşünce dünyasını gözlemlemek ve geliştirmek.
Bunun somut bir pratiği yapılabilir: Örneğin, öğrenciye bir gün boyunca kütüphanede kalması ve ardından okuduklarını ve bu süreçte zihninde, duygularında ve algısında meydana gelen değişimleri yazması istenebilir. Bu deneyim, öğrenciyi yalnızca bilgi tüketicisi olmaktan çıkarır, düşünsel bir özne hâline getirir. Ancak günümüzde kütüphaneye gitmeden, bir roman okumadan, bir konferansa katılmadan, bir filmi sinemada izlemeden veya tiyatroya gitmeden mezun olan birçok öğrenci vardır. Buna karşılık kantine, kafeteryaya giden öğrenci sayısı oldukça fazladır.
O noktada anlaşılır ki üniversitenin gerçek işlevi, fiziki mekânlarda değil, öğrencinin akademik ve kültürel pratiklerinde şekillenir. Kafeteryalar kütüphanelere dönüştürüldüğünde, ders dışı zamanlar entelektüel üretimle dolduğunda, üniversite gerçekten üniversite hâline gelir; öğrenciler de üniversiteli olur. Üniversitenin süresini iki yıla düşürmek veya yirmi yıla uzatmak hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer öğrenme motivasyonu ve kültürel pratikler sağlanmazsa, üniversite bir yapı olarak var olabilir, ama üniversiteli öğrenci yetişmez.
Bu nedenle üniversite oryantasyonu, yönetmelik ve disiplin anlatmanın ötesine geçmeli; öğrenciye bir akademik yaşam tarzını, düşünsel pratiği ve kültürel katılımı deneyimletecek programlar sunmalıdır. Üniversiteyi üniversite yapan, ders saatleri değil, öğrencilerin kütüphanelerde, konferans salonlarında ve kültürel mekânlarda geçirdiği bilinçli zaman ve kazandığı entelektüel derinliktir.