Tabağın Vebali: Küresel İsraf ve Sıfır Atık Bilinci

By Akademiyet

Tabağın Vebali: Küresel İsraf ve Sıfır Atık Bilinci

By: Akademiyet

Hasan Yaylı*

Bugün, 30 Mart Uluslararası Sıfır Atık Günü’nü, Türkiye’nin kalbinde filizlenip tüm dünyayı saran bir nezaket ve sorumluluk hareketinin meyvesi olarak idrak ediyoruz. Emine Erdoğan’ın öncülüğünde 2017’de mütevazı ama kararlı adımlarla başlatılan “Sıfır Atık” projesi, ortak evimiz olan dünya için sergilenen bu samimi çabanın neticesinde küresel bir yankı bulmuştur.

Türkiye’nin bu girişimi, 14 Aralık 2022 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen tarihi bir kararla taçlanmış ve 30 Mart günü resmen “Uluslararası Sıfır Atık Günü” ilan edilmiştir. Türkiye’nin dünya diplomasisine sunduğu bu kıymetli armağan, sadece teknik bir atık yönetimi projesi değil; esasen insanlığın doğayla yeniden barışması, kaynakları birer emanet bilinciyle kullanması ve birbirinin hakkına riayet etmesi için yapılan bir gönül çağrısıdır. Bu özel günün bu yılki temasının “gıda atığı” olarak belirlenmesi ise bizleri, mutfaklarımızdaki bereketi korumaya ve tabağımızdaki sessiz vebali bir kez daha şefkatle düşünmeye davet etmektedir.

Türkiye, bu hareketi sadece söylemde bırakmamış, kamu yönetiminin tüm kademelerinde stratejik bir dönüşümün fitilini ateşlemiştir. 2017 yılında projenin başlangıcında %13 seviyelerinde olan geri kazanım oranımız, uygulanan politikalar ve toplumsal farkındalık sayesinde %35 bandına yükselmiştir. Bu süreçte milyonlarca ton atık ekonomiye geri kazandırılmış, milyarlarca liralık tasarruf sağlanmış ve on binlerce ağacın kesilmesi önlenmiştir.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına adım atarken belirlenen 2035 hedefi ise bu oranı %60 seviyesine çıkarmaktır. Ancak unutulmamalıdır ki sayılardaki bu pozitif değişim tek başına nihai bir başarı göstergesi sayılamaz. Sıfır atık hareketinin asıl başarısı, onun resmi bir devlet politikası olmasından ziyade, her bir bireyin gündelik yaşamına sirayet eden köklü bir insan davranışına dönüşmesidir.

Hareketin özü, sadece oluşan atığı yönetmek değil, mümkün olan en az atığı üretmektir. Bu ise ancak “israf etmeme“, “yeniden kullanma” ve “döngüsel ekonomi” prensiplerinin birer hayat düsturu haline getirilmesiyle mümkündür. Şayet kaçınılmaz olarak bir atık üretilecekse, bunun bir “çöp” değil, değerli bir “kaynak” olduğu bilinciyle döngüye katılması sağlanmalıdır.

Belediyelerden hane halkına, sanayiciden öğrenciye kadar tüm paydaşların bu felsefeyi içselleştirmesi, sıfır atığı bir mecburiyet değil, bir medeniyet borcu olarak görmesi asıldır. Zira gerçek başarı, atığın geri dönüştürülmesinden ziyade, israfın hiç var olmadığı bir zihniyet inşasında saklıdır.

İnsanoğlu tarih boyunca doğayla kurduğu ilişkide hiç bu kadar büyük bir paradoksun öznesi olmamıştı. Bir yanda modern teknolojinin imkânlarıyla devasa boyutlara ulaşan gıda üretimi, diğer yanda ise bu üretimin gölgesinde can veren milyonlarca masum hayat… Birleşmiş Milletler’in son raporları, sadece vicdanımızı sızlatmakla kalmıyor, aynı zamanda küresel sistemin sürdürülemezliğini de tescil ediyor.

Dünyada üretilen gıdanın üçte biri, yani yaklaşık 1,3 milyar ton gıda, henüz sofraya bile ulaşmadan ya da sofrada terk edilerek israf ediliyor. Bu devasa kayıp gerçekleşirken, 295 milyondan fazla insan akut açlıkla pençeleşiyor ve her yıl 3 milyondan fazla çocuk bir lokma ekmeğe ulaşamadığı için hayata gözlerini yumuyor.

Bugün dünya, tarihin en yüksek gıda üretim kapasitesine sahip olmasına rağmen, bu bolluk ne yazık ki insanlığın ortak sofrasına adil ve rasyonel bir biçimde dağılmamaktadır. İstatistiksel veriler, küresel ölçekte kişi başına yıllık ortalama 500 kilogram civarında temel gıda üretimi yapıldığını göstermektedir ki bu miktar, teorik olarak dünya nüfusunun tamamını doyurmaya fazlasıyla yetecek bir seviyededir. Ancak temel mesele bir üretim yetersizliği değil, doğrudan bir erişim ve bölüşüm krizidir.

İnsani ve biyolojik ihtiyaçlar açısından bakıldığında, yıllık 300-400 kilogram civarında bir gıda arzı, bir bireyin sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürdürebilmesi için kafi gelmektedir. Buna mukabil, küresel sistemdeki çarpıklık kendini tüketim verilerinde açıkça göstermektedir: En az gelişmiş ülkelerde yıllık gıda arzı hayatta kalma sınırı olan 300 kilogram seviyelerine kadar gerilerken, gelişmiş ülkelerde bu rakam ihtiyaçtan katbekat fazla olan 800-900 kilogram bandına kadar yükselmektedir.

Bu ölçüsüz tüketim iştahı, beraberinde devasa bir israf kültürünü de tetiklemektedir. Özellikle refah seviyesi yüksek toplumlar, ellerindeki bu aşırı arzın yaklaşık üçte birini henüz sofraya dahi gelmeden ya da tabakta bırakarak israf etmektedir. Çin’de yıllık toplam 108 milyon tonu bulan, ABD’de kişi başına 71 kilograma ulaşan bu savurganlık, üretimin yetersizliğinden ziyade tüketimin kontrolsüzlüğünden beslenmektedir.

Küresel ölçekte israf edilen gıdanın yıllık ekonomik maliyetinin 1 trilyon doları aşması, düşük gelirli onlarca ülkenin toplam gayrisafi hasılasından daha büyük bir kaynağın her yıl bilinçsizce çöpe atılması anlamına gelmektedir. Son kertede, mevcut toplam üretim miktarı tüm insanlığın temel gıda ihtiyacını karşılamaya fazlasıyla yetecek hacimdedir; eksik olan gıda değil, adil bir bölüşüm ahlakı ve israfın önüne geçecek küresel bir iradedir.

Bu trajik tabloyu değiştirmek için gereken çözüm aslında elimizdedir. Matematiksel bir projeksiyon yapıldığında, mevcut gıda israfının sadece yüzde 25’lik bir kısmının bile kurtarılması, dünyada akut açlık çeken yaklaşık 300 milyon insanın yıllık besin ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Başka bir deyişle, sofralarımızdan çöpe giden her dört lokmadan sadece birini korumak, dünyada açlıktan ölen tek bir çocuk dahi kalmaması için yeterli bir potansiyel barındırmaktadır. Ancak gıda israfı sadece insani bir kayıp değil, aynı zamanda devasa bir ekolojik tahribattır.

Küresel sera gazı salınımının yaklaşık yüzde 10’una neden olan bu atıklar, eğer bir ülke olsaydı Çin ve ABD’den sonra dünyanın en çok karbon salınımı yapan üçüncü gücü konumunda olurdu. Çöpe giden her lokma ile birlikte aslında heba edilen milyarlarca metreküp tatlı su ve kirlenen atmosfer, gelecek nesillerin yaşama alanını doğrudan tehdit etmektedir.

Bu noktada 30 Mart Uluslararası Sıfır Atık Günü ve bu hareketin sunduğu vizyon, insanlığın ortak geleceği için sadece teknik bir çözüm değil, aynı zamanda kritik bir yol haritası niteliğindedir. Ancak bizler için “Sıfır Atık”, Batı merkezli modern bir çevreci akım veya konjonktürel bir küresel kampanya olmanın çok ötesinde; kökleri asırlara sâri olan kendi değerler müktesebatımızın ve kadim irfanımızın güncel bir yansımasıdır.

Bizim medeniyet tasavvurumuzda toprak, üzerinde hoyratça gezilecek bir nesne değil, “sadık yar” ve “ana“dır; ekmek ise sadece karbonhidrat kaynağı değil, kutsiyeti haiz bir “nimet“tir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” nebevi düsturuyla ferdiyetçilikten içtimai sorumluluğa evrilen, “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz” ilahi ikazını hayatın merkezine yerleştiren bir gelenek için sıfır atık, sonradan öğrenilen bir disiplin değil, fıtri ve vicdani bir sorumluluktur.

Ecdadımızın, sofrada düşen bir ekmek kırıntısını hürmetle kaldırıp başının üzerine koyan o asil ve zarif duruşu, bugün küresel ölçekte yaşanan gıda krizine karşı en gerçekçi ve sürdürülebilir kurtuluş reçetesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu duruş, sadece bir tasarruf tedbiri değil; varlığa şefkatle bakmanın, emanete hıyanet etmemenin ve kainattaki hassas mizanı korumanın adıdır.

Dolayısıyla sıfır atık felsefesi, modern dünyanın yeni keşfettiği bir “sürdürülebilirlik” kavramından ziyade, bizim bin yıllık “bereket” ve “kanaat” kültürümüzün ihya edilmesidir. Kendi kültürel kodlarımızda yer alan “israf etmeme” iradesini, bugünün lojistik ve teknolojik imkanlarıyla harmanladığımızda, sadece kendi soframızı değil, küresel adaleti de yeniden tesis edecek bir güce ulaşmamız işten bile değildir. Bu perspektiften bakıldığında sıfır atık hareketi, tabağımızdaki ekmeğe duyduğumuz hürmetin, yeryüzündeki tüm mazlumların rızkına duyulan saygıya dönüşmesidir.

Bu yıl 30 Mart Uluslararası Sıfır Atık Günü’nde seslendirilen “Sıfır atık tabağınızda başlar” çağrısı, modern dünyanın yalnızca bir çevre uyarısı değil; özünde hem sarsıcı bir ahlak manifestosu hem de rasyonel bir iktisat modelidir. Bu felsefe; bireyin sadece ihtiyacı kadarını almasını, var olana derin bir saygı duymasını ve en önemlisi israfın, aslında “başkasına ait olanı gizlice gasp etmek” olduğunu idrak etmesini gerektirir.

Bizim medeniyet tasavvurumuzda mülkiyetin mutlak sahibi insan değil, Yaradan’dır; insan ise bu mülkiyetin üzerinde sadece bir “emin” ve “halife” sıfatıyla tasarruf yetkisine sahiptir. Dolayısıyla tabağımızda bıraktığımız her lokma, sadece biyolojik bir atık ya da ekonomik bir kayıp değil; aynı zamanda bu emanete ihanet etmenin ve küresel adaleti zedelemenin somut bir göstergesidir.

Meseleyi iktisadi ve ekolojik bir projeksiyonla derinleştirdiğimizde, tabağımızda terk edilen bir lokmanın görünmeyen maliyetleri dehşet vericidir. Bir dilim ekmeğin ya da bir adet meyvenin soframıza gelene kadar katettiği yol; toprağın işlenmesinden tohumun atılmasına, sulamadan hasada, paketlemeden lojistiğe kadar devasa bir enerji ve emek zinciridir.

Bugün küresel ölçekte gıda üretimi için harcanan su miktarı, toplam tatlı su kaynaklarımızın yaklaşık yüzde 70’ini oluşturmaktadır. Çöpe attığımız her besinle birlikte aslında milyarlarca metreküp temiz suyu, toprağın bereketini sağlayan mineralleri ve o gıdayı sofraya taşımak için gece gündüz ter döken çiftçinin alın terini de imha ediyoruz.

İktisat biliminin temelindeki “kıt kaynakların sonsuz ihtiyaçlar arasında dağıtımı” prensibi, bugünün tüketim çılgınlığında yerini “sonsuz kaynakların hoyratça israfı“na bırakmıştır. Oysa sıfır atık modeli, üretimin son noktasından değil, tüketimin başlangıç noktasından, yani tabağımızdan başlayarak bu yıkımı durdurmayı hedefler.

Vicdani ve insani boyutta ise tabağımızdaki artıklar, doğrudan küresel bir bölüşüm krizinin simgesidir. Bizlerin tokluktan dolayı terk ettiği o lokmalar; bugün Gazze’den Sudan’a, Yemen’den Haiti’ye kadar uzanan acı coğrafyalarında, bir yudum temiz suya ve bir parça ekmeğe hasret yaşayan milyonlarca mazlumun rızkıdır.

Küresel gıda sistemindeki bu asimetri, bir tarafta obezite ile mücadele eden bir azınlığı, diğer tarafta ise akut açlıkla pençeleşen 295 milyon insanı aynı dünyanın vatandaşı kılmıştır. Her yıl açlıktan ölen 3 milyondan fazla çocuğun ahı, aslında modern dünyanın çöp kutularında birikmektedir. Bir lokmayı israf etmek, sadece kendi malımızdan vazgeçmek değil, dünyanın bir ucundaki bir yetimin yaşama tutunma ihtimalini elinden almaktır. Bu bağlamda sıfır atık felsefesi, bir “nefs tezkiyesi” ve başkasının hakkına riayet etme disiplinidir.

Kendi değerler müktesebatımızdan aldığımız ilhamla ifade etmek gerekirse; kadim irfanımızda “kanaat en büyük hazinedir” ve “bereket”, sadece miktarın çoğalması değil, helal olanın yettiği kadarıdır. Sıfır atık hareketi, bu köklü “kanaat ekonomisi“ni modern dünyaya hayati bir teklif olarak yeniden sunmaktadır.

Birleşmiş Milletler raporlarının bugün “sürdürülebilirlik” etiketiyle sunduğu çözümler, aslında bizim geleneksel mutfak kültürümüzde “atığın reddedilmesi”, “nimetin zerresine hürmet edilmesi” ve “israfın haram kılınması” şeklinde asırlardır yaşayan bir hayat nizamıdır. Bu noktada gıda güvenliğinin sağlanması ve toplumsal barışın tesisi, ancak bireyin tabağındaki lokmaya karşı duyduğu bu yüksek ahlaki sorumlulukla mümkündür.

Gıda güvenliği, artık sadece bir tarım politikası değil, bir millî güvenlik meselesidir. Özellikle Covid-19 pandemisi ve ardından gelen küresel tedarik zinciri kırılmaları, “gıda egemenliği” kavramının ne kadar kırılgan olduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştır. Son dönemde bölgedeki gerilimi tırmandıran İran-ABD çatışmaları gibi jeopolitik krizler, gıda yollarının ve enerji koridorlarının her an kapanabileceği gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştır.

Türkiye, sahip olduğu tarımsal potansiyel ve “Küresel Gıda Güvenliği Endeksi“ndeki konumuyla kendi kendine yetebilme kapasitesine sahip kritik bir aktör olsa da, artan maliyetler ve iklim krizi bu güvenliği tehdit etmektedir. Türkiye’de gıda kaybı ve israfının kişi başı yıllık yaklaşık 100 kilogram seviyelerinde seyretmesi, her yıl soframıza ulaşamadan heba edilen bu devasa kaynağın gıda güvenliğimiz için en az üretim artışı kadar stratejik bir rezerv olduğunu göstermektedir.

Tabağımızdaki her bir pirinç tanesi ve her bir ekmek kırıntısı, küresel vicdan terazisinde bir ağırlığa sahip olduğu kadar, ulusal güvenliğimizin de birer yapı taşıdır. Sıfır atık bilincini bir yaşam tarzı haline getirmek; doğaya olan borcumuzu ödemek ve ekonomide verimliliği sağlamanın ötesinde, insanlık onuruna yakışır bir adalet anlayışını ihya etmek demektir.

Küresel savaşların ve salgınların gıda arzını bir silah olarak kullandığı bu yeni dünya düzeninde, israfı durdurmak en etkili savunma hattıdır. Tabağımızda hiçbir atık bırakmadığımızda, sadece bir çevre politikasını uygulamış olmayacağız; aynı zamanda mazlumun hakkını korumuş, emeğe saygı duymuş ve rızkın kutsiyetini stratejik bir akılla yeniden baş tacı etmiş olacağız.

*: Prof. Dr. Kırıkkale Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Yorum yapın