Dağın zirvesine doğru uzanan patika, ne tamamen taşlı ne de bütünüyle topraktı; sanki yürüyeni sınamak ister gibi yer yer sertleşir, yer yer yumuşardı. Aşağılarda bir ırmak, sabahın erken saatlerinde bile durmadan konuşur; rüzgâr, suyun sesini alıp yamaçlara dağıtırdı.
Bulutlar bazen zirveye kadar iner, tekkenin etrafını bir düşünce gibi sarar, sonra yavaşça çekilip giderdi.
O zirvede bir tekke vardı. Ne gösterişliydi ne de iddialı. Taştan örülmüş duvarları, yılların rüzgârına alışmış, kapısı her geleni yargılamadan karşılayan bir sadelikteydi.
Avlusunda bir çınar ağacı dururdu; gövdesi kalın, dalları yorgun ama diriydi. Yağmur yağdığında damlalar önce onun yapraklarına düşer, sonra ağır ağır toprağa süzülürdü.
Orada bir bilge yaşardı. Adı pek bilinmezdi; talebeleri ona sadece “Efendi” derdi. Sesi yüksek değildi, ama söylediği sözler uzun süre susmazdı insanın içinde. Tekkeye gelenler, çoğu zaman bir şey öğrenmek için değil, bir şey olmak için gelirdi. Fakat geldiklerinde, “olmak” sandıkları şeyin aslında ne kadar kalabalık ve ağır olduğunu fark ederlerdi.
Bilge, talebelerini sırayla değil, zamanla yetiştirirdi. Kimi gün hiç konuşmaz, sadece yürürlerdi. Dağın yamacına iner, ırmağın kenarına oturur, suyun akışını izlerlerdi.
Bir talebe sabırsızlanıp sorduğunda, bilge sadece başını kaldırır, suyu işaret ederdi. Su, taşlara çarpa çarpa yolunu bulurdu; ne acele ederdi ne de dururdu.
Bir gün, akşamla gece arasında kalan o belirsiz vakitte, hepsini avluya çağırdı. Gökyüzü henüz kararmamıştı ama yıldızlar tek tük görünmeye başlamıştı. Rüzgâr hafifti; çınarın yaprakları birbirine değdikçe ince bir ses çıkarıyordu.
Bilge, talebelerine baktı. Her biri bir şey taşıyordu içinde: kimi gururunu, kimi korkusunu, kimi de kendisi sandığı kalın bir kabuğu.
Yavaşça konuştu:
“Kendinden uzaklaş, ahengi ve dengeyi yakala. Yani kendini.”
Talebeler birbirine baktı. Cümle kısa, anlamı derindi. İçlerinden biri dayanamayıp sordu:
“Efendim, insan kendinden nasıl uzaklaşır?”
Bilge cevap vermedi. Ertesi sabah onu tek başına dağın öte yamacına gönderdi. Gün boyu rüzgârla, taşla, sessizlikle baş başa kaldı o talebe.
Akşam döndüğünde yüzü değişmişti. Artık sorusu yoktu; ama içinde yeni bir boşluk açılmıştı.
Başka bir talebeyi günlerce konuşturmadı. Bir diğerine sürekli konuşmasını söyledi. Kimi su taşıdı, kimi odun kırdı, kimi geceleri tek başına yıldızları saydı. Her birine farklı bir yol verdi; ama hepsinin yolu aynı cümlede birleşti.
Çünkü bilge biliyordu: İnsan, kendine en çok doluyken kendinden en uzaktadır. Gürültü, insanın içini doldurur ama hakikati örter. Bu yüzden onları eksiltirdi. Konuştuklarını azaltır, düşündüklerini yavaşlatır, taşıdıklarını hafifletirdi.
Bir gece, yağmur başladı. Damlalar tekkenin taşlarına vuruyor, çınarın yapraklarından süzülüp toprağa karışıyordu. Talebeler avluda toplandı. Bilge, yağmurun altında durdu. Üzerine düşen damlalara aldırmadan gözlerini kapattı.
“Denge,” dedi, “fazlalıkları bırakanın hâlidir.”
O an rüzgâr biraz daha sert esti. Yağmur hızlandı. Ama bilgenin duruşu değişmedi. Talebelerden biri, ilk kez o gece anladı: Denge, dışarıdaki fırtınanın dinmesi değil; içerideki fırtınanın susmasıydı.
Zaman geçti. Tekkeye gelenler çoğaldı, gidenler azaldı. Çünkü gidenler, artık gitmeye ihtiyaç duymuyordu. Her biri, kendinden bir şey eksilterek tamamlanıyordu.
Ve o dağın zirvesinde, rüzgârın, ırmağın ve yıldızların şahitliğinde bir terbiye sürüyordu:
İnsanı kendine yaklaştırmak için, önce kendinden uzaklaştıran bir terbiye…
Bilge ise hep aynı cümleyi fısıldamaya devam etti:
“Kendinden uzaklaş, ahengi ve dengeyi yakala. Yani kendini.”