Farabi’nin sudur teorisi, insan aklı ve ahlakının kaynağını ilahi bir süreç üzerinden açıklar ve bunu anlaşılır kılmak için metaforlar kullanmak oldukça elverişlidir. Bu teoriye göre, Cenab-ı Hak’tan gelen bütün ilim, ahlak ve güzellikler bir “kazanda” toplanmıştır. Bu kazandaki şey, aslında Allah’a ait bütün erdemlerin, bilgeliğin, hikmetin ve ahlaki mükemmelliğin sembolüdür.
Cebrail aleyhisselam, Cenab-ı Hak’tan bu ilahi kazanın içeriğini peygamberlere sırayla dağıtır. Bu dağıtım, peygamberlerin insanlığa rehberlik kapasitesini belirler. Örneğin, Adem aleyhisselam bir tatlı kaşığı alırken, Musa aleyhisselam bir yemek kaşığı alır. İsa aleyhisselam bir kepçe kadar alır; Hazreti Muhammed ise kazanın tamamını alır.
İşte bu nedenle son peygamber olmuştur; çünkü ilahi aklın ve ahlakın bütün potansiyeli, insanlığa rehberlik etmesi için ona verilmiştir. Kazanda artık hiçbir şey kalmamıştır; her şey bu en son ve en kapsamlı peygamberde yoğunlaşmıştır.
Fakat kazanın dibinde, peygamberlerden sonra hâlâ küçük bir miktar kalmıştır. Farabi’ye göre bu artıklar, evliya ve enbiyaya yönelir. Onlar, ilahi aklın ve ahlakın damlalarını, peygamberlerin rehberliğini takiben alır ve insanlığa kendi örnekleriyle aktarırlar. Evliya ve enbiyadan geriye kalan, küçük ama anlamlı parçalar ise sanatkârlara ve bilim adamlarına düşer.
Onlar, ilahi aklın ve estetiğin kırıntılarını toplum içinde görünür kılar; eserleri, bilgileri ve buluşlarıyla insanlığın kültürel ve bilimsel ufkunu genişletir.
Farabi, bu metafor üzerinden aynı zamanda ilmin, ahlakın ve erdemin peygamberlerden sonra da insanlıkta nasıl tezahür ettiğini gösterir. Kazanda hafifçe kalan artıklar, ilahi aklın ve ahlakın damlalarıdır. Bu damlalar, sanatkârlara, alimlere, bilim adamlarına dağılır; onlar, ilahi aklın ve güzelliğin parçalarını insanlığa aktararak toplumsal ve kültürel bir ilerleme sağlarlar.
En nihayetinde, kalan küçük miktarlar halka dağıtılır; böylece toplumun her kesimi, az da olsa ilahi erdemin ve aklın tadına erişebilir. İlginçtir ki, Farabi bu dağıtımı yaparken siyasilerle özel bir ilişki kurmaz. O, erdemli şehrin yönetimi üzerine yazmış olmasına rağmen, ilahi aklın siyasiler aracılığıyla halka dağıtıldığını ifade etmez. “El-Medinetü’l-Fazıla / Türkçe: Fazilet Şehri: Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap) gibi eserlerinde, erdemli şehrin yönetim kuralları ve ideal yöneticilerin nitelikleri üzerine detaylı bilgiler verir, ancak ilahi aklın dağıtımıyla siyasilerin özel bir pay alması konusu hiç geçmez.
Farabi’ye göre ülkeyi yönetenlerin siyasiler değil, bilge liderler olması gerekir. Bu liderler, salt güç veya çıkar peşinde koşan kişiler değil, peygamber ahlakıyla donanmış ve ilahi aklın damlalarını ruhlarında taşıyan bilgelere benzeyen insanlardır. Onlar, toplumun erdemli bir şekilde yönetilmesini sağlar ve halkın ruhunu da ilahi akıl ve erdem doğrultusunda şekillendirir. Siyaset, bu bağlamda bir makam veya iktidar meselesi değil, bilgelik ve ahlakla bütünleşmiş bir rehberliktir.
Farabi hiçbir zaman ülke yönetiminde sıradan siyaset adamlarının öncelikli olmasını savunmaz. El-Medinetü’l-Fazıla’da ideal şehir ve toplumun esasını, bilge liderlerin peygamber aklı ve ahlakıyla hareket etmesine bağlar. Bu liderler, sadece yönetici değil, toplumun ahlakını ve bilgisini artıran rehberlerdir; siyasetin mekanik güç kullanımı veya iktidar hırsı, Farabi’nin idealinde yönetim için belirleyici değildir.
Bu perspektiften bakıldığında, Farabi’nin düşüncesi, ilmin ve ahlakın kaynağını hem metafizik hem de toplumsal düzlemde birleştirir: İlahi akıl ve erdem, önce peygamberlerde, sonra alim ve sanatkarlarda, nihayetinde halka ulaşır.
Siyaset, yönetim ve devlet işleri, bu sürecin bir parçası değildir; çünkü erdem ve ilim doğrudan ilahi bir kaynaktan, insanlığa doğrudan veya dolaylı yollarla dağıtılmaktadır. Farabi’nin ideal şehir teorisi, siyaset ile erdemi birleştirse de, ilahi akılın dağıtımıyla siyaseti sınırlı bir bağlamda ele alır; esas olan, insan ruhunun ilahi akıl ve ahlak ile biçimlenmesidir.
Sonuç olarak, Farabi’nin südür teorisi, insan aklı ve erdeminin kökenini metafizik bir kazana dayandırır ve ilahi bilginin toplumda peyderpey nasıl tezahür ettiğini açıklar.
Peygamberler rehberliği, alimler ve sanatkârlar aktarıcılığı, halk ise alıcılığı temsil eder; siyasiler ise bu metaforik zincirde doğrudan bir rol oynamaz.
Böylece Farabi, ilim, ahlak ve toplum arasındaki bağı metafizik bir simge ile açıklayarak, erdemli şehrin temellerini hem ontolojik hem de toplumsal düzlemde kurar.