Ortadoğu’daki olası bir ABD–İran gerilimini değerlendirirken, tarihsel hafızanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da yaşadığı yıpratıcı tecrübe sıkça hatırlatılır. Bu örnek, mutlak askerî gücün her zaman stratejik zafer üretmediğini gösteren en öğretici vakalardan biridir.
Benzer bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında çıkabilecek geniş ölçekli bir çatışmanın da klasik anlamda “tek kazananlı” olmayabileceği; aksine her iki taraf için de ağır maliyetler doğurabilecek bir çifte kayıp tablosu üretme ihtimali güçlüdür.
Afganistan örneğinde Sovyetler Birliği sahada belirli askerî başarılar elde etmesine rağmen, savaşın uzaması, yerel direncin sürekliliği ve artan ekonomik-siyasi maliyetler nedeniyle stratejik hedeflerine ulaşamamıştır. Bu durum, modern çatışmalarda zaferin yalnızca muharebe sahasında değil; zaman, maliyet ve siyasi dayanıklılık ekseninde belirlendiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Benzer bir dinamik, ABD–İran geriliminde de teorik olarak görülebilir. İran’ın geliştirdiği asimetrik harp kapasitesi — özellikle füze sistemleri, insansız platformlar ve deniz alanındaki yayılı taktikler — doğrudan konvansiyonel üstünlük kurmaktan ziyade, çatışmayı pahalı ve sürdürülemez hâle getirmeye yöneliktir. Bu yaklaşım, daha güçlü görünen aktörün bile stratejik yıpranma riskiyle karşılaşmasına yol açabilir.
Öte yandan İran açısından da tablo tek yönlü bir avantaj vaat etmez. Uzun süreli yüksek yoğunluklu bir çatışma; ekonomik baskıyı artırabilir, altyapı üzerinde ağır hasar yaratabilir ve iç politik dengeleri zorlayabilir. Dolayısıyla İran’ın dayanıklılık stratejisi güçlü olsa da, bunun ciddi bedeller içermeyeceğini düşünmek gerçekçi değildir.
Bu karşılıklı yıpranma ihtimali en çok Hürmüz Boğazı çevresinde yoğunlaşabilecek bir kriz senaryosunda belirginleşir. İran’ın burada uygulayacağı baskı küresel enerji piyasalarını sarsabilir; ancak aynı zamanda İran ekonomisi de uzun süreli bir gerilimden doğrudan etkilenir. Bu nedenle boğaz üzerindeki her tırmanma, iki taraf için de kazanımı belirsiz ama maliyeti yüksek bir denge üretir.
Afganistan tecrübesi büyük güçler için şu temel dersi bırakmıştır: askerî olarak yenilmemek, stratejik olarak kazanmak anlamına gelmez. Aynı mantıkla bakıldığında, ABD İran’ı hızlı biçimde çökertecek bir sonuç elde edemeyebilir; İran da ABD’yi bölgeden tamamen dışlayacak bir üstünlük kuramayabilir. Ortaya çıkabilecek tablo, tarafların farklı alanlarda başarı iddia ettiği fakat toplam maliyetin her iki aktörü de yıprattığı bir “negatif toplamlı” çatışma olabilir.
Bu perspektiften bakıldığında en güçlü ihtimal, mutlak zaferden ziyade karşılıklı aşınmadır. ABD küresel ölçekte maliyet ve siyasi baskıyla karşılaşabilir; İran ise ekonomik ve altyapısal yükün altında zorlanabilir. Yani savaşın sonunda sahada kazanan ilan edilse bile, stratejik muhasebede her iki tarafın da önemli kayıplar verdiği bir tablo ortaya çıkabilir.
Sonuç olarak Afganistan’da Sovyet deneyiminin gösterdiği gibi, modern asimetrik çatışmalar büyük güçlerin dahi kesin zaferini zorlaştırır. ABD–İran hattında çıkabilecek geniş bir kriz de benzer biçimde, bir tarafın mutlak zaferinden çok, her iki aktörün de ciddi bedeller ödediği, bölgenin ise uzun süreli istikrarsızlığa sürüklendiği bir senaryo üretme potansiyeli taşımaktadır.
Bu nedenle en gerçekçi okuma, “kim kazanır?” sorusundan ziyade, “her iki taraf ne kadar kaybeder?” sorusuna odaklanan soğukkanlı bir stratejik değerlendirme olacaktır.