Geçen yıl Frontiers in Psychology dergisinde yayınlanmış önemli bir makale,* siyasi liderlerin narsistik kişilik yapılarının çocukluk dönemlerindeki aile ilişkileriyle bağlantısını incelemiştir. 2025 yılında büyük ses getiren bu çalışma, Hitler, Putin ve Trump örnekleri üzerinden, narsistik liderliğin kökeninde ebeveyn tutumlarının ve çocukluk travmalarının belirleyici olduğunu savunmuştur. Çalışmadaki ögelerden Vladimir Putin’i denklem dışına itecek biçimde dünya kamuoyu ilginç biçimde Hitler ve Trump arasında benzerlikler aramaya başladı.
Benzerlikler
Gerçekten akademik çalışmalar ve siyasi analizler, iki lider arasında çeşitli benzerlik ve farklılıklar ortaya koymaktadır. Her ikisinin de Almanya’nın güneybatısından gelen kökenleri bakımından benzerlik söz konusu olsa da, öncelikle retorik ve dil kullanımı açısından benzerlikler kurmak mümkündür.
Her iki liderin de muhaliflerini “haşere” (vermin) gibi kelimelerle gayriinsani bir boyuta taşıdığı ve göçmenleri ulusal güvenliğe veya “kan saflığına” bir tehdit olarak sunduğu bilinmektedir. Trump’ın “fake news” (sahte haber) söylemi, Nazi dönemindeki bağımsız medyayı itibarsızlaştırma çabalarıyla (Lügenpresse) benzerlikler taşıyan modern bir yöntem olarak görülmektedir.
İki lider de “Almanya’yı/Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” gibi muğlak ama güçlü sloganlar kullanarak, kendilerini halkın tek kurtarıcısı olarak sunan “siyasi performans sanatçıları” olarak tanımlanabilir. Bu anlamda birer sahneleme üstadları olarak arz-ı endam ettikleri görülmektedir.
Hem Hitler hem Trump, uluslararası sistemin doğası gereği anarşik olduğuna ve büyük güç rekabetine dayandığına inanan ilginç karakterler olarak ilginç dönemlerde işbaşına gelmiş kişiliklerdir. Bunlardan ilki 1930’ların ekonomik buhranı sonrası kendisini Almanya’nın kurtarıcısı olarak görürken, ikincisi (sarışın olanı) Küresel Finansal Kriz ve Pandemi gibi iki büyük kriz esnasında ve sonrasında adeta kendisine Mesih rolü biçmeye çalışmış narsistik bir karakter olarak ön plana çıkmaktadır.
Bunlardan Hitler genel olarak barışı ve uzlaşmayı reddederken, hemşehrisi Trump da geleneksel ittifakları ve politikaları “aptallık” olarak nitelendirip kişisel iş felsefesine dayalı bir dış politika tercihine saplanmıştır.
Farklılıklar
Trump 2016-2020 arasındaki süreçteki ilk döneminde ABD’nin demokratik ideallerine bağlı kalmaya çalışmış ve Hitler’in Avrupa’da gerçekleştirdiği yıkım ve zulüm rekoruna yaklaşamamıştır. Hitler, olağanüstü bir çağda ve gururu kırılmış bir Almanya’nın başına geçer geçmez halkı mobilize etmeye dönük hızla kolları sıvarken Trump’ın ilk dönemde benzer niyetini ustaca gizlediği anlaşılmaktadır.
Tarihsel perspektifte Hitler’in eylemlerinin İsrail’in kuruluş sürecini hızlandırdığına dair görüşler olsa da, bu durum doğrudan kanıtlanabilir bir destekten ziyade trajik bir sonuç olarak masaya yatırılmalıdır. Holokost’un yarattığı dehşet ortamında Hitler ve eylemleri, uluslararası toplumun Yahudi halkına yardım etme ve bir devlet kurmalarına destek verme konusundaki vicdani baskısını artırmıştır.
Nitekim Nazi zulmü nedeniyle 1933-1939 döneminde yaklaşık 60 bin Alman Yahudisi Filistin’e göç ederek İsrail’in kurulmasına dönük planların ilk halkasını oluşturmuştur.
Bu bağlamda tarihçiler, Hitler’in bir Yahudi devleti kurulmasını desteklediği iddialarını reddeder. Tersine Hitler’in, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasının “uluslararası bir Yahudi komplosu merkezi” oluşturacağına inandığı ve buna karşı çıktığı ileri sürülür.
Trump’a gelince İsrail’in bölgedeki konumu ikinci dönemde belirgin biçimde güçlenmiştir. Bu dönemde atılan adımların, İsrail’in bölgedeki işgalini ve egemenlik iddialarını sağlamlaştırdığı yönünde güçlü veriler ortaya çıkmıştır. Özellikle Gazze‘nin İsrail askerleri eliyle bir açık hava mezbahasına dönüşmesinde Yahudi lobisinin adeta kuklası haline gelmiş Trump’ın desteği ve onayı çok önemlidir.
Üstelik Trump, onlarca yıllık ABD politikasını tersine çevirerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini onaylayarak Siyonazi devletin dostluğunu kanıtlamıştır.
Trump yönetimi, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönündeki eski hukuki görüşü de geçersiz saymıştır. Bu durum, yerleşim birimlerinin inşasında %39’luk bir artışla sonuçlanmıştır.
Trump kamuoyu önünde Batı Şeria’nın ilhakına karşı olduğunu belirtse de, temsilcileri Batı Şeria’daki yerleşimlerde konsolosluk hizmetleri sunarak bu bölgeleri fiilen İsrail’in bir parçası gibi ele almaya devam etmektedir.
Bu eksende, uzun zamandır masada olan iki devletli çözüm artık konuşulamaz hale gelmiştir. Analistler, Trump’ın “Yüzyılın Anlaşması” gibi planlarının Filistin tarafını dışladığını ve İsrail’in bölgedeki sömürgeci gücünü pekiştiren bir taslak oluşturduğunu savunmaktadır.
Trump ve Netenyahu Eş-Kasaplık Sisteminin İran Stratejisi
Trump’ın İran’ı bütünüyle işgal edemeyeceği anlaşıldığına göre, İsrail’in güvenliğini sağlamlaştırmak için İran’da ne yapmak istediği sorusu bu karşılaştırmada önemli bir yerde durmaktadır. Trump önderliğinde ABD, İsrail‘in güvenliğini sağlamak için İran’a yönelik kapsamlı bir işgal yerine, askeri güç ve ekonomik baskıyı birleştiren “stratejik teslimiyet” veya “rejim değişikliği” odaklı çok katmanlı bir strateji izlemektedir.
Bu stratejinin temel unsurlarından ilki ekonomik baskı ve yaptırımlar olarak göze çarpmaktadır. “Maksimum baskı” politikası çerçevesinde, İran’ın gelir kaynaklarını kısıtlayarak nükleer program ve bölgesel askeri faaliyetler için ayrılan bütçeyi azaltmak hedeflenmiştir. Bu, İran’ı İsrail’in güvenlik endişelerini de kapsayan yeni bir diplomatik çerçeveye zorlamayı amaçlamaktadır.
İkinci unsur ise vekil güçlerin etkisizleştirilmesi olarak ifade edilebilir. Bölgedeki İran destekli grupların askeri ve lojistik ağlarını zayıflatarak İsrail sınırları üzerindeki baskıyı hafifletmek stratejinin önemli bir parçası olagelmiştir. Günümüzde Kaddafi, Saddam, Esed ve Mürsi gibi İsrail karşıtı ve açık Filistin destekçisi liderden hiçbirisinin bugün koltuklarında olmaması bu konuda yeterli bir kanıt sunmaktadır. Buradan yola çıkarak, dün yaşamını yitiren Hamaney’le birlikte, son çeyrek asırda Orta Doğu’da İsrail için tehdit oluşturma potansiyeline sahip hiç bir politik önderin yaşamını veya koltuğunu (ya da her ikisini birden) koruyamadığı ileri sürülebilir.
Orta Doğu’nun haritasını şekillendiren ve 11 Eylül sonrası dönemde çeyrek yüzyılda hayata geçirilen eş-kasaplık sisteminde kurulmuş olan bölgesel ittifaklar İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki diplomatik ilişkileri normalleştirerek (İbrahim Anlaşmaları örneğinde olduğu gibi), İran’a karşı bölgesel bir denge ve güvenlik bloğu oluşturulması hedeflenmiştir.
Diğer yandan İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması ve sıkı denetimler altında tutulması, İsrail’in stratejik güvenliği açısından öncelikli bir konu olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, büyük ölçekli bir kara savaşına girmeden, diplomatik, ekonomik ve teknolojik araçları kullanarak bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendirmeyi amaçlamaktadır.
Türkiye İçin Sonuç
Klasik Rus analistlerinin, hemen her çalışmasının sonunda “Rusya için sonuç” başlığı atmalarına benzer şekilde bu yazıda Türkiye için olası sonuçları masaya yatırarak bu nahoş konuyu tamamlamaya çalışalım. Şöyle ki, İran, ABD operasyonlarıyla etkisiz hale geldikten sonra İsrail’in güvenliğini garanti altına almak için sıranın Türkiye’ye gelecek olup olmadığı kamuoyunda fazlaca tartışılmaktadır.
Bu soru, Orta Doğu jeopolitiğinde uzun süredir tartışılan “çevreleme” stratejileri ve bölgesel güç dengeleriyle ilgili karmaşık bir senaryoya dayanmaktadır. Bazı uzmanlar, bölgedeki direnç odaklarının (İran ve müttefikleri) zayıflatılmasının ardından İsrail’in güvenliğini merkeze alan projelerin odağının Türkiye’ye kayabileceği yönünde uyarıda bulunmaktadır. Buna göre, bölgedeki sınırların ve nüfuz alanlarının yeniden dizayn edilmesi (“Büyük Orta Doğu Projesi” vb. söylemlerle) Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bölgesel çıkarları için risk oluşturma potansiyeline sahiptir.
Diğer yandan Türkiye’nin bir NATO üyesi olması, gelişmiş savunma sanayiine sahip olması ve askeri kapasitesinin bölgedeki diğer devletlerle kıyas kabul etmeyecek biçimde geniş olması bu konuda olası bir operasyonun daha masaya yatırılmadan ortadan kaldırılmasına neden olacağı söylenebilir. Bu Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden ayıran temel unsurlardandır. Analistler, Türkiye’nin “İran gibi kolayca hedef alınabilecek” bir yapı olmadığını, aksine hem Batı hem de Doğu ile kurduğu stratejik denge politikasıyla kendi güvenliğini tahkim ettiğini belirtmektedir.
Türkiye için asıl riskin doğrudan askeri bir operasyona maruz kalmaktan ziyade bölgedeki istikrarsızlıktan beslenen terör örgütlerinin (PKK/YPG gibi) desteklenmesi ve ekonomik/politik baskı araçlarının kullanılması üzerinden şekillenebileceği dile getirilmektedir.
Yüz yıl önce bir cihan devleti yitirmiş olma tecrübesine sahip Türkiye’nin, kökeni oldukça gerilere uzanan dış politika deneyimleri, bölgedeki çatışmaların yayılmasını önlemek amacıyla itidal ve diplomasi çağrılarını sürdürmesine neden olmaktadır.
Türkiye, İsrail ile Orta Doğu’yu ilgilendiren birçok örnekte (özellikle Filistin ve Gazze‘de yaşanan soykırım düzleminde) güvenlik konusunda derin görüş ayrılıkları yaşıyor olmasına rağmen bölgedeki büyük bir savaşın tüm taraflara zarar vereceği vizyonuyla itidalle hareket etmeye çalışmaktadır.
Bu bağlamda “sıranın kendisine gelmesi” teorisi daha çok jeopolitik risk senaryolarında bir ihtimal olarak tartışılmaktadır. Türkiye’nin askeri ve diplomatik gücü bu tür senaryoların gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel olarak görülmektedir.
*: Yusuf Çifci, “Child, Family, and Narcissistic Political Leadership: A Comparison of Hitler, Putin, and Trump”, Frontiers in Psychology, 21 May 2025. https://public-pages-files-2025.frontiersin.org/journals/psychology/articles/10.3389/fpsyg.2025.1579958/pdf
Yukarıdaki çalışma ile ilgili bir değerlendirme için lütfen bkz. https://akademiyet.com/hitler-putin-ve-trump-cocuk-aile-ve-narsistik-siyasi-liderlik/