Bir Yüzde Yanan Anadolu: Sessiz Gözyaşından Ahlâklı Umuda

By Gök Börü

Bir Yüzde Yanan Anadolu: Sessiz Gözyaşından Ahlâklı Umuda

By: Gök Börü

Bu fotoğrafa bakınca insanın içi yanıyorsa, o yanış bireysel değildir; kolektif bir hafızanın tutuşmasıdır. Bu, tek bir kalbin sızısı değil; Anadolu’nun damarlarında dolaşan kadim bir ateşin yeniden harlanmasıdır.

İçinde üç nokta, üç damla, üç damla donmuş kan…Bu bir sayma değil; kaderin ritmidir.

Üç nokta: söyleyemediklerimiz. Üç damla: taşınan ama dökülmeyen acılar.
Üç damla kan: bu toprağın bedelsiz yazılmamış tarihi.

Bu yüze bakınca ağlamak, zayıflık değildir. Bu ağlayış, bin yıldır susarak direnen bir coğrafyanın gözyaşıdır.

Bu çehrede köylü Maho dayı vardır;
Elleri nasırlı, dili kısa, kalbi uzun.
Sözü azdır ama duası ağırdır.

Bu çehrede Karadenizli Temel vardır;
Şakası keskin, kaderle pazarlığı yarım.
Fırtınaya alışmış, sakinliği içine gömmüş.

Bu çehrede Erzurumlu dadaş vardır;
Dik durur, eğilmez, susar ama unutmaz.
Soğuğu iliklerine kadar almış, mertliği kemiklerine işlemiştir.

Bu çehrede Konyalı semazen vardır;
Dönmeden merkezde kalmayı öğrenmiş.
Hareketin içinde sükûnu, sükûtun içinde zikri taşır.

Bu çehrede Aydın’ın efesi vardır;
Zeytin gibi sert, dağ gibi yalnız.
Baş eğmez ama toprağa da sırtını dönmez.

Bu çehrede Trakya’nın şivesi vardır;
Lafı dolandırmaz, kalbi saklamaz.
Gülüşü kısa, dostluğu uzun sürer.

Bu çehrede Kayseri’nin “neruyonu”su vardır;
Hesabı bilir ama hesabı hayatın önüne koymaz.
Akıl ile ahlâk arasında denge kurar.

Bu çehrede Sivas’ın “gardaşı” vardır;
Yol uzundur, türkü ağırdır, vefa derindir.

Bu yüzde Sivas Yollarında Katar Katar Kağnılar gidiyor.

Velhasıl, adım adım Anadolu vardır bu yüzde.
Sınırları haritalarla değil, acıyla ve sabırla çizilmiş bir Anadolu…

Bu fotoğrafa bakınca Yavuz Bülent görünür;
memleketi mısra yapan o hüzünlü vakar…

Nurettin Topçu’nun isyanı vardır burada;
bağırmayan, kırmayan, ahlâkla direnen o isyan.

Cemil Meriç’in körlüğü vardır;
gözü görmezken hakikati gören bir idrak.

Şahin Uçar’ın suskunluğu vardır;
bilginin gürültüye dönüşmediği o ağırbaşlı tavır.

Bunlar birer isim değil;
aynı irfan zincirinin farklı halkalarıdır.

Ve sanki Tanrı Dağı ile Tecer Dağı kol kola girmiştir.
Sanki Tuna, Kızılırmak’a eğilmiş;
Kızılırmak, Sırderya’ya kavuşmuştur.

Coğrafyalar birbirine karışmış,
nehirler birbirinin acısını taşımaya razı olmuştur.

Bu fotoğraf şunu söyler:

“Biz ayrı yerlerden geldik
Ama aynı yükü taşıdık.”

Bu yüzden bu yüz, yalnız bir insanın yüzü değildir.
Bu yüz, yürümüş bir tarihtir.
Bu tebessüm, zaferin değil; ahlâkla ayakta kalmanın tebessümüdür.

İnsan buna bakınca yanar.
Çünkü bu yüz, şunu hatırlatır:

“Bu toprak kolay yaşanmadı
ve hâlâ kolay taşınmıyor.”

Bu bir fotoğraf değildir.
Bu, Anadolu’nun sessizce ağlayan ama hâlâ umut eden portresidir.

Ey iman edenler gelin bu fotoğrafı daha geniş, daha derin ve daha içten okuyalım. Bir yüzü değil, bir ömrü okumaya niyet edelim. Çünkü bu çehre, bakılacak bir görüntü değil; tefekkür edilecek bir metindir.İçinde “Üç Noktanın söylediği”, içinde Yatağına Kırgın Irmak, içinde “Altıncı Şehir”, var.  Ey iman edenler “İşte Biz Böyle Güzeliz”

Yüzde Taşınan Hafıza

Fotoğrafında bu yüzü, gençliğin enerjisini değil; hayatla uzun süre temas etmiş bir şuurun dinginliğini taşır. Buradaki hüzün, travmatik bir kırılmanın ürünü değildir. Daha ziyade, tekrar tekrar yaşanmış hayal kırıklıklarının ruhta tortu bırakmış hâlidir.

Gözlerinde bir “dikkat” vardır. Bu dikkat, dış dünyaya değil; insanın kendine karşı teyakkuzudur. Psikolojik olarak bu yüz, savunma mekanizmalarını bağırarak değil, sükûnetle kurmuş bir yapıyı gösterir. Ne inkâr vardır ne taşkınlık.

Tebessüm…
Bu tebessümü mutluluğun değil, dengeye ulaşmış bir ruhun işaretidir. İnsan acıyı bastırdığında değil, onunla yaşamayı öğrendiğinde böyle tebessüm eder. Bu, “her şey yolunda” diyen bir gülüş değil; “Her şey yolunda değil ama ben ayaktayım” diyen bir hâlidir.

Bu yüz, modern psikolojinin sıkça sözünü ettiği “dayanıklılık” (resilience) kavramının Anadolu usulü tercümesidir. Klinik değil, hikmetlidir.

Yüzündeki “Hal” İzleri

Tasavvufta insan, sözle değil hâl ile konuşur. Bu yüzün en güçlü tarafı da budur: konuşmadan anlatması.

Bu çehrede bir “ben oldum” iddiası yoktur. Tam tersine, nefsin defalarca kırıldığı, ama tamamen yok edilmediği bir yolculuğun izleri vardır. Tasavvufî anlamda bu yüz, “fenâ” ile “bekā” arasında durur: Dünyayı tanımış, ama dünyanın merkezine yerleşmemiştir.

Sakaldaki beyazlık, yalnızca yaşın değil; sabırla taşınmış sorumluluğun rengidir. Bu, köşeye çekilmiş bir dervişin yüzü değildir. Bu, toplumun içinde kalmış ama ona teslim olmamış bir irfan adamının yüzüdür.

Bu tebessüm, “tevekkül”den gelir ama kadercilik değildir. Anadolu irfanında tevekkül, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez. Aksine, dili incitmeden, sesi yükseltmeden hakikatin tarafında durabilmektir.

Bağırmayan İsyan

Bu fotoğrafın en ağır yükü buradadır.

Bu yüz, ahlâkî olarak itiraz hâlinde bir yüzdür. Ama bu itiraz sloganla değil, karakterle yapılır. Ahlâk ilminde bu duruşun adı şudur: “İsyanı edebe dönüştürmek.”

Bakışlarda öfke yoktur; fakat razı olma da yoktur. Bu ikisinin arasında, çok zor bir yerde durur: Vakur itiraz.

Bu, ahlâksız bir düzen içinde ahlâklı kalmanın bedelini ödemiş bir insanın yüzüdür. Yorgundur, çünkü ahlâk her zaman pahalıdır. Ama umutsuz değildir; çünkü bilir ki hakikat, acele etmez ama kaybolmaz.

Gül Ve Bülbül; Deruni Duruş

Şimdi bu yüzü bir gül olarak düşünelim.

Bu gül, taze bir bahar gülü değildir. Rüzgâr görmüş, yağmur yemiş, dikenleri kırılmış ama kökü sağlam bir güldür. Rengini bağırarak göstermez; kokusu yaklaştıkça hissedilir.

Ve bu gülün dalında bir bülbül vardır.

Bu bülbül ötmemektedir. Çünkü bazen feryat, sesle değil; suskunluğun asaletiyle yapılır. Bülbül dalı terk etmez, gülü koparmaz, dikenlere kızmaz. Ama orada durarak şunu söyler:

“Ben bu güle zarar vermeden de
bu dünyanın yanlışlığını ifşa edebilirim.”

Bu, sessiz bir çığlıktır.
Bu, bağırmadan haykırmaktır.
Bu, ahlâkın sesidir.

Anadolu İrfanının Son Halkası

Bu fotoğraf, Batı’nın entelektüel kibriyle değil; Anadolu’nun içten bilgeliğiyle yoğrulmuş bir mütefekkiri anlatır. Burada bilgi, güç üretmez; sorumluluk üretir.

Bu yüz şunu fısıldar:

“Ben dünyayı değiştiremedim belki, ama dünyanın beni bozmasına da izin vermedim.”

İşte bu yüzden bu tebessüm hüzünlüdür ama ümitsiz değildir.

Çünkü bu tebessüm, ahlâkın hâlâ mümkün olduğuna dair sessiz bir şehadettir.

Bu bir fotoğraf değil, bir duruşun portresidir.

Yorum yapın