İnsanın, öleceğini bile bile yaşamaya devam eden yeryüzündeki tek canlı olduğu söylenir kadim zamanlardan beri. Bu süreklilik arz eden ve yaşamın tamamına nüfuz eden bir bilgidir. İnsan, doğduğu andan itibaren ölümle karşılaşmaz belki ama zamanla ölüm bilgisiyle hep yüz yüzedir.
Bu karşılaşma bir eşik gibidir: Ondan önce hayat akıp giden bir süreçtir; ondan sonra ise hayat, sonu bilinen bir yolculuk hâline gelir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel varoluşsal fark burada başlayabilir. Esasen nasıl var olduğunu dahi tam anlamıyla idrak edememiş bir varlık için, bu varlığının nasıl sona ereceği konusunda da çok sınırlı bir bilgisi vardır.
Onunla önünde sonunda karşılaşacağına dair edindiği bilgi ekseninde ölüm, insan için yalnızca biyolojik bir sona işaret etmez. Anlamın, değerin ve sürekliliğin sorgulanmasına da yol açar. Yaşamının ilk aşamalarında tüm dünyanın kendisi için var edildiğini düşündüren şey nedir peki insana? Oysa öleceğini bilerek yaşadığı dönem boyunca yaptığı her seçimin, her bağın ve her sevginin sınırlı bir zaman dilimi içinde gerçekleştiğinin de farkındadır.
Bu farkındalık kimi zaman derin bir hüzne, kimi zaman bastırılmış bir kaygıya, kimi zaman da sessiz bir isyana dönüşür. Çünkü ölüm, yalnızca bir “son” değildir; aynı zamanda “geri dönüşü olmayan” bir yolculuğun başlangıcıdır. Böylesi bir yolculuğa bir gün mutlaka çıkacağının bilinciyle yaşamak belirsizlikleri artırmayıp tersine derinleştirme niteliğine haizdir.
Bu hüzünlü ve kaçınılmaz sonun, muhatapları tarafından nasıl kabul edildiği konusu da en az ölüme karşı çaresizlik kadar önemlidir? Belki de insanın ölümle kurduğu ilişki tek biçimli değildir. Kimi insanlar ölümü düşünmemeyi seçer; gündelik hayatın telaşı, iş, tüketim, hız ve eğlence bu unutma çabasının araçları hâline gelebilir.
Ölüm, ertelenir; konuşulmaz ve adı anılmaz. Bu tutum, modern insanın en yaygın savunma mekanizmalarından biridir. Ölümü yok saymak, yaşamı daha katlanılır kılar gibi görünür. Lakin bu yok sayma, derinlerde sürekli bir huzursuzluk hissi üretir. Çünkü bastırılan her bilgi gibi ölüm bilgisi de uygun bir anda, çoğu zaman bir kayıp veya kriz anında, daha sert bir biçimde ona geri dönecektir.
Bazı insanlar ise ölümü doğrudan yüzleşilmesi gereken bir hakikat gibi kabul eder. Bu kabul, her zaman teslimiyet anlamına gelmez. Kimi zaman başkaldırı, kimi zaman anlam arayışı, kimi zaman da içsel bir olgunlaşma sürecidir.
Ölümle yüzleşen insan, yaşamın ağırlığını daha derinden hisseder; ama aynı zamanda yaşamın değerini de daha keskin biçimde kavrar. Sonlu olduğunu bilen insan için her an, potansiyel olarak anlamlıdır. Bu minvalde sevgi daha kıymetli, zaman daha sınırlı, seçimler daha sorumluluk yüklüdür.
İnsan, hüznü sona erdirmek ya da en azından katlanabilir kılmak için çeşitli dayanaklara müracaat eder. Bunların başında inanç gelir. Dini inançlar, ölümü bir son olmaktan çıkarıp bir geçiş, bir dönüşüm ya da bir hesaplaşma alanı olarak sunup direnç mekanizmasının gelişmesine yardımcı olur.
Bu yaklaşım, ölümün anlamsızlığını ortadan kaldırmasa bile onu daha geniş bir hikâyenin bir parçası hâline getirmesi yönüyle teskin edicidir. Böylelikle ademoğlu, kendi sonluluğunu mutlak bir yok oluş olarak değil daha büyük bir düzenin içinde anlamlı bir durak olarak görmeye başlar. Bu bakış, hüznü tamamen silmez. Lakin ona sınırları belli belirsiz şekillenmiş bir çerçeve kazandırır.
Sanat da insanın ölüm karşısındaki en güçlü sığınaklarından biridir. Şiir, müzik, resim, edebiyat ve mimari insanın faniliğe karşı rövanş mahiyetinde bıraktığı izler gibidir. İnsan, eser üreterek zamana kayıt düşmüş ve “ben vardım” demenin bir yolunu bulmuş olur böylece.
Bu, bir ölümsüzlük iddiası değil belki ama unutulup gitme olarak ortaya çıkan o güçlü endişeye karşı bir direniş olarak okunabilir. bu eksende sanat, insanın ölüm karşısında sessiz kalmamasını sağlayan en zarif yollardan biridir. Kendi soyuna karşı ilgisinin de bu zarafete güçlü bir destek sağlaması beklenir.
Bu minvalde bir diğer müracaat alanı ilişkiler ve insanlar arasında kurulan bağlar olarak görülebilir. İnsan, başka insanlarla kurduğu derin ilişkiler sayesinde fanilik sorununu aşmaya çalışır. Sevdiği insanların hatıralarında yaşamak, çocuklarında genetik varlığını devam ettirmek ya da bir topluluğun (Orta Doğu toplumlarında çok yaygın olan cemaatin) parçası olmak, onun için ölümün bireysel ağırlığını hafifletecek araçlar olarak algılanır.
Buna rağmen, fanilik sorununu aşmak için araçsallaştırılan bu bağlar aynı zamanda hüznün kaynağı da olabilir ölüm. Zira insan, bağlandığı her şeyi kaybetme ihtimaliyle birlikte yaşar. Sevgi, bu yüzden hem büyük bir teselli hem derin bir kırılganlık unsuru barındırır.
En paradoksal varlık olarak insan, ölümü tamamen inkâr etmek ile ölüm düşüncesi içinde donup kalmak arasında beliren iki uçta istikrarlı bir denge kurmak zorundadır: Bir uçta, hayatı sathi hale sokan bir kaçış vardır, diğer yanda ise yaşamı mefluç eden bir karamsarlık hali söz konusudur.
Bu ikilemin ortasında denge kurma yollarından biri, ölümü bilerek ama onunla yaşamayı öğrenerek kurulabilir. Bu denge, ölümü sürekli düşünmek değil; ama ölüm bilgisinin yaşamı daha bilinçli, daha sorumlu ve daha sahici kılmasına izin vermektir. Durum adeta, Türkçe’nin usta kalemlerinden Nazım Hikmet‘in dizelerinde gizli gibidir:
yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü
ne ölümden korkmak ayıp
ne de düşünmek ölümü
en acayip gücümüzdür
kahramanlıktır yaşamak
öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak
Diğer yandan insanın en derin olgunluğu, ölümü yenmeye çalışmaktan vazgeçtiği anda başlayabilir. Böyle bir anı fark etmek, ölümün yenilecek bir düşman değil varoluşun tek ve karşı konulamaz sınırı olarak görülmesi anlamına gelir. Bu sınırı kabul eden insan, daha dürüst ve ivazsız bir ömür sürer. Pek çok şeyi sürekli erteleme hissi azalır, olaylara yüzeysel bakmaya çalışma zayıflar, sahici olan olgular daha görünür hâle gelir. Ölümü bilerek yaşayan insan, derviş mantığı içerisinde hayatı bir “sonuç” değil, bir “emanet” gibi görmeye başlar.
Sonuç olarak insan, mutlak biçimde mutlaka öleceğini bilerek yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu mahkumiyetin yalnızca hüzünle sonuçlandığı söylenemez. Zira aynı bilgi, anlamın, değerin ve sorumluluğun da kaynağıdır. İnsan, ölümü kabul ederek yaşamı ciddiye alır. Hüznü tamamen sona erdiremez belki ama onu taşıyabilecek bir derinlik kazanır.
Belki de insan olmanın asıl ağırlığı tam olarak şu ifadelerde yatar:
Fani olduğunu bilerek sevmeye, üretmeye ve anlam aramaya devam etmek…