Ahmet Turan Alkan rahmetle anıldı. Ardından Fatihalar okundu. Ama bir eksiklik vardı bu anmalarda: Cümleleri anılmadı. İronisi, metaforu, edebî kıvrımı, kelimenin içine sakladığı iktisat, ahlak ve irfan konuşulmadı. Oysa bazı insanlar, yalnızca isimleriyle değil, kitaplarının içindeki cümlelerle yaşarlar. Ahmet Turan Alkan onlardandı.
Tanpınar’ın Beş Şehir’i vardır; ama her büyük metin, kendisinden sonra sessiz bir çağrı bırakır. Altıncı şehir nerede, diye sorar. Bu çağrıyı ilk duyanlardan biri Ahmet Turan Alkan’dı. O şehir bir coğrafya değildi sadece; bir kültür hâli, bir zihniyet iklimiydi. Ve o iklimin adı çoğu zaman Sivas’tı.
Altıncı Şehir’i bilenler bilir: Orada yollar vardır, ama asfalt değil hafızadır o yollar. Kepenek Irmağı akar satır aralarında; Mismir’in sesi duyulur. Çeşmeler sadece su vermez, zaman taşır. Gitmeseniz bile Sivas’a, her cümlenin içinde Sivas’ın kokusu vardır. Yemekleriyle, barakalarıyla, çarşısıyla… Hatta daha derin bir yerde, iktisadî zihniyetiyle.
Barakalar… Bugün kaç kişi bilir barakaları? Ama Ahmet Turan Alkan bilir. Daha doğrusu, barakanın ruhunu bilir. Oradaki ahlak ile İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nın, Kapalıçarşı’nın, Sahaflar’ın ahlakı arasında bağ kurar. Çünkü o, mekânı sadece mimari olarak değil, ahlak ve iktisat üzerinden okur. Kültür coğrafyasının tam ortasında duran o altıncı şehir, işte böyle anlatılır.
Ve sonra üç nokta gelir.
Üç nokta, çoğu insan için yarım bırakılmış bir cümledir. Ahmet Turan Alkan için değil. Onun dünyasında üç nokta bir emirdir:
Oku. Dinle. Yaz.
Oku emri Kur’an’dan gelir.
Dinle, neyden.
Yaz ise sanki Ahmet Turan Alkan’ın kendi kendine verdiği bir vazifedir.
Bu yüzden üç nokta, onda cümlenin bitişi değil, insanın devamıdır. Duygunun, hissin, zekânın, sorgulamanın kesilmemesi için konulmuş işaretlerdir. Kendine yazılmış bir not gibidir bu: “Burada durma.” Bir ironide ben yapayım; onun ilk noktası doğumu, ikinci noktası ahrete göçü, üçüncü noktası yazılarıdır.
Yatağına Kırgın Irmaklar’ta ise başka bir şey olur. Irmaklar yatağına kırgındır. Hangisi olduğu önemli değildir: Sır Derya mı, Amu Derya mı, Kızılırmak mı, Sakarya mı, Nil mi, Tuna mı? Yoksa insan mı? Necip Fazıl’da “su misali insan” vardır; Ahmet Turan Alkan’da kırgın ırmak. Ama fark yoktur aralarında. Kırılan ırmak, kırılan insandır. Önü kesilen nehir, dışlanan insandır. Kim kırılmadı ki? Hangi ırmağın suyunu bulandırmadılar ki?
Bu yüzden Kırgın Irmak, bir bakıma Tutunamayanlar’a verilmiş sakin bir cevaptır. “Biz de tutunamadık,” der gibidir. “Ama biz kırgınlığımızla da güzeliz.”
Biz Böyle Güzeliz tam da bunu söyler. Belki Erzurum’dur, belki Konya, belki Bursa, belki İstanbul… Ama aslında Anadolu’nun bütün şehirlerinde dolaşan irfanı anlatır. Değerler kültürünü, ses çıkarmayan ama kaybolmayan bir ahlakı.
Bir de Kalem İşleri vardır. İş denince akla emek gelir. Buradaki emek, yazan kalemindir. Üç noktanın üçüncü emri burada tamamlanır: Yaz. Ahmet Turan Alkan yazının bir süs değil, bir mesuliyet olduğuna inanır. Kalem çalışır. Kalem terler.
Bir gün bir şiir yazar. Yazdığı şiiri, yakın dostu ve hemşehrisi olan şair ve edebiyatçı Beşir Ayvazoğlu’na mı gönderir, yoksa Şahin Uçar’a mı, tam hatırlanmıyor. Ama cevap hatırlanıyor:
“Sen hariçten gazel okumuşsun,” derler,
“cümle yazmaya devam et, şiirle uğraşma.”
Aslında yanlış söylenmiştir bu söz. Çünkü Ahmet Turan Alkan’ın yazdığı bütün cümleler zaten şiirdir. Şiiri mısrada değil, cümlede kurar. Eğer “şiir üslubuyla yazan düzyazıcı kimdir?” diye sorulacaksa, iki isim söylenir: Cemil Meriç ve Ahmet Turan Alkan.
Ama ikisi aynı yerden konuşmaz.
Cemil Meriç, uluslararası kültür coğrafyasının adamıdır. Bir ayağı Himalayalar’dadır, diğeri Eyfel Kulesi’nde. Kısa cümleler kurar; çünkü maksadı anlatmak değil, sorgulatmaktır. Okuyucuyu yerinde rahat bırakmaz. Onu Anadolu’dan Paris’e ve Balzac’ka, Ganj’dan Tagore’ye sürükler. Şiiri buradadır: sarsar, huzursuz eder, uyandırır.
Cemil Meriç’te şuur toplumu vardır. Ahmet Turan Alkan’da ise şuur, mısra olmaktan çıkıp cümleye dönüşür; nazım olur, destan olur.
Ahmet Turan Alkan ise yereldir. Anadolu’dur. Anadolu’nun kalbidir. Kısa cümle kurmaz; uzun anlatır. Çünkü “anlaşılsın” ister. Cemil Meriç okuyucuya “sorgula” derken, Ahmet Turan Alkan şunu söyler:
“Ben senin yerine düşündüm, sen şimdi gör.”
Bu yüzden şiir sorgulayıcıdır; roman, deneme ve hatıra ise sorgulanmış olanın anlatımıdır. “Eğer bu fikre katılıyorsan,” der yazar, “diğer kitaplarımı da oku.” Ahmet Turan Alkan’ın Üç Nokta yazısı, tam olarak budur: Okuru yarım bırakmaz; onu cümlenin içine alır, yürütür, gösterir.
Ben onu kitaplarından tanıdım. Biraz yaklaştık, biraz uzaklaştık. Ülkücülük üzerine konuştuk, tartıştık. Eleştirdik, sorguladık. Ama hiç şüphe etmedik: Ne ben onun ülkücülüğünden, ne o benimkinden. Çünkü bazı görüş ayrılıkları vardır ki, aynı ahlakın içinden konuşur.
Ahmet Turan Alkan’ın bütün kitapları, iki kelimede toplanabilir: ironi ve metafor. Ama bu iki kelime, yüzeysel bir edebî süsü değil, derin bir idrak terbiyesini ifade eder. Onun ironisi alaycı değildir; inciticilikten bilerek kaçınan, muhatabını küçültmeden uyaran bir ironi türüdür.
Bu ironi, Mevlânâ’yı anlamadan kavranamaz. Çünkü Mevlânâ’da da söz, doğrudan hüküm vermek için değil, insanı kendisiyle yüzleştirmek için söylenir. Ahmet Turan Alkan’ın ironisi de tam olarak bunu yapar: Okuru susturmaz, mahcup eder; yaralamaz, aynaya bakmaya zorlar.
Metaforlarına gelince… Onları anlamak, kelimenin toprağına inmeyi gerektirir. Ehramzade İsmail Hakkı’nın toprağı nasıl sadece toprak değilse—emek, sabır, iklim ve kaderse—Ahmet Turan Alkan’ın metaforları da sadece benzetme değildir. Irmak, şehir, baraka, kalem; hepsi yaşanmışlığın, kültürün ve ahlâkın taşıyıcısıdır. Bu yüzden onun metaforları havada durmaz; toprağa basar. Okur, o cümlelerde sadece anlamı değil, kokuyu da alır. Ahmet Turan Alkan’ı anlamak, ironide Mevlânâ’ya, metaforda ise toprağın hikmetine yaklaşmak demektir.Şimdi yeni bir yolculuğa çıktı. Bu yolculuk altıncı şehir değil artık. Yedinci, sekizinci de değil. Bu, son şehir. Hepimizin varacağı durak. Ama mesele oraya varmak değil; mesele geride ne bıraktığımız.
Ahmet Turan Alkan; altıncı şehirde, yedinci şehirde, sekizinci şehirde iz bıraktı. Kırgınlığını bıraktı, sevincini bıraktı, irfanını, ülküsünü, Turan’ını bıraktı.
O ölmedi Son Şehri yazmak için yola çıktı. Son şehirde rahat uyu.
Duamız onunla.