Son yıllarda küresel ölçekte en yoğun şiddet, çatışma ve ayrımcılık örneklerinin Orta Doğu coğrafyasında yaşanıyor olması, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık tarihsel, siyasal ve sosyolojik süreçlerin bir sonucu olarak görülebilir. Bu olgu yalnızca dinle, kültürle ya da sömürgecilikle açıklamaya çalışan yaklaşımlar, meselenin çok katmanlı doğasını gözden kaçırma riski taşımaktadır.
Orta Doğu’daki şiddet sarmalı, bu faktörlerin birbirini besleyen ve derinleştiren bir bileşimi olarak değerlendirilebilir. Bu yazıda, bu katmanlar arasında kısa bir gezinti yapılmaya çalışılacak ve Avrupa deneyimi esas alınarak minik bir karşılaştırma yapılacaktır. Bunun için önce, semavi dinlerin merkezi olması nedeniyle dinsel bir bakış açısı üzerinden ilerlemek daha isabetli olabilir.
Din: Nedenden Çok Araç mı?
Orta Doğu’daki şiddetin dinle ilişkilendirilmesi, kamuoyunda en yaygın fakat en sorunlu açıklama biçimlerinden biridir. İslam’ın ya da genel olarak dinin şiddeti doğrudan ürettiği iddiası, hem tarihsel hem de karşılaştırmalı olarak oldukça zayıftır. Zira aynı dinî referanslara sahip toplumlar arasında son derece farklı siyasal ve toplumsal sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Endonezya, Malezya veya Tunus gibi örnekler, dinin tek başına şiddeti körüklediği yönündeki argümanların tutarlı olmadığını göstermektedir.
Buna karşın dinin tamamen önemsiz olduğu da iddia edilemez. Buradaki asıl mesele, dinin meşruiyet üretme kapasitesi etrafında yoğunlaşmaktadır. Esasında en hızlı motivasyon sağlama ve meşruiyet üretme kapasitesine sahip kurumların başında gelen din, modern devlet yapılarının zayıfladığı, yurttaşlık bilincinin yeterince kurumsallaşmadığı ve hukukun tarafsızlığının sorgulandığı toplumlarda, siyasal aktörler tarafından güçlü bir mobilizasyon ve meşrulaştırma aracı olarak kullanılmaktadır.
Bu bağlamda din, şiddetin nedeni olmaktan ziyade, şiddetin dili ve sembolik çerçevesi olarak işlev görmektedir. İşid ve türevlerinde gözlemlenen bu sembolik çerçeve açık biçimde dinsel meşruiyet temelli örneklerdendir.
Aynı bölgede yaşayan çok farklı etnik ve dinsel yapıları bir araya getiren ve dinin de içinde bulunduğu alanı kuşatan kültürel arka plan diğer bir inceleme alanı olarak dikkat çekmektedir.
Kültür: Statik Değil, Tarihsel Bir Ürün
Kültürel temelde şiddeti açıklayan argümanlar da sıklıkla Orta Doğu’yu “şiddete yatkın bir kültür” söylemiyle izah etmeye çalışır. Lakin kültür, değişmez ve özsel bir yapı olmayıp tarihsel koşullar altında şekillenen dinamik bir olgu olarak kabul edilmelidir. Aynı coğrafyada, farklı dönemlerde barışçıl birlikte yaşam pratiklerinin de güçlü biçimde var olduğunun bilinmesi bu argümanı zayıflatmaktadır. Özellikle iç içe geçmiş bir çok topluluk, yüzlerce yıldır bu coğrafyada birbiriyle kaynaşmış ve kendilerine has karakteristikler geliştirmiştir.
Kültürün şiddet tartışmalarında belirleyici hâle gelmesi, çoğu zaman modernleşmenin eksik, parçalı ve dışsal biçimde yaşanmasıyla ilişkilendirilebilir. Aşiret yapıları, patrimonyal (ataerkil) ilişkiler ve güçlü lider kültleri, modern kurumlarla yer değiştirememiş; aksine çoğu zaman onlarla çatışmalı biçimde varlığını sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu durum, kültürü şiddetin kaynağı değil, şiddetin sürekliliğini taşıyan bir zemin hâline getirmiştir.
Bu minvalde modernleşme bağlamında ortaya çıkan sorunsalın bölgede uzun zamandır cari olan sömürgecilik dönemleri ve bunun sonuçlarıyla ilişkisini kurmak daha olası durmaktadır.
Sömürgecilik ve Yapay Sınırlar: Yapısal Kırılmanın Merkezi
Orta Doğu’daki şiddeti açıklamada en güçlü hatlardan birinin, sömürgecilik sonrası kurulan yapay devlet sınırları olduğu söylenebilir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar, etnik, mezhepsel ve tarihsel gerçeklikleri büyük ölçüde dikkate almamış; farklı toplulukları aynı siyasal çatı altında zorla bir araya getirmeyi tercih etmiştir.
Zira meselenin asıl kaynağını oluşturan bu düzlemde dikkate alınan yegane unsur zengin yer altı kaynakları olmuştur. Nitekim petrolün lanetini Venezuela örneğinde inceleyen bir yazıda* The Prize (Ödül) kitabı eksenli bir petrol sosyo-politiği önemli ölçüde bölge için de açıklayıcılık unsurları barındırmaktadır.
Sömürgeci ulusların (İngiliz ve Fransızlar ile denkleme sonradan çöken ABD) çizdiği ve halen yeni sınırlar oluşturmaya devam ettiği coğrafyada sınırlar, devletleri doğal toplumsal sözleşmelerin ürünü olmaktan çıkarıp, yukarıdan inşa edilmiş kırılgan yapılar hâline getirmiştir. Bu yapaylığın doğal bir sonucu olarak devlet, toplumun hakemliğini üstlenen tarafsız bir kurum olmaktan ziyade belirli bir grubun diğerleri üzerindeki tahakküm aracına dönüşmüştür.
Bu durum, ayrımcılığı kurumsallaştırmış; şiddeti ise siyasal rekabetin olağan bir aracı hâline getirmiştir. Öyle ki, bazen rejimlerin değişmesi için bir kaç saat bile uzun bir zaman dilimi haline gelmiştir.
Buradan yola çıkarak, bölgeyi bir kaç yüz yıl boyunca toplumsal ve siyasal dengeleri gözeterek kontrol edebilme becerisi gösterebilmiş Osmanlı deneyimi ile Osmanlı sonrası dönemin travmatik manzaralarını karşılaştırmak meselenin anlaşılması açısından işlevsel olabilir.
Osmanlı Sonrası Birlik Sorunu: Kaybolan Üst Kimlik
Osmanlı Devleti’nin dağılması, yalnızca bir imparatorluğun çöküşü değil; aynı zamanda Orta Doğu’da yüzyıllar boyunca var olmuş bir üst siyasal ve hukuki birliğin ortadan kalkması anlamına gelmiştir. Zira Osmanlı, kusursuz bir sisteme sahip olamamasına rağmen farklı etnik ve dinî grupları aynı siyasal düzen içinde görece istikrarlı biçimde bir arada tutabilen bir çerçeve sunmayı başarabilmiştir.
Osmanlı sonrası dönemde bu üst kimliğin yerine, güçlü ve kapsayıcı ulus-devlet projeleri konulamamıştır. Bölgede milliyetçilik, çoğu zaman dışlayıcı ve rekabetçi biçimde gelişmiş; mezhep ve etnik kimlikler, siyasal sadakatin temel ölçütleri hâline gelmiştir. Bu bağlamda şiddet, yalnızca maddi çıkarların değil, kimliklerin hayatta kalma mücadelesinin bir aracı olarak ortaya çıkmıştır.
Şiddetin Olası Nedeni Sayılabilecek Tüm Faktörlerin Sentezi
Orta Doğu’da şiddet ve ayrımcılığın incelenmesinde asıl kritik nokta, bu unsurların birbirinden bağımsız değil, birbirini güçlendiren bir döngü içinde işlemesi olarak ele alınabilir. Zira yapay sınırlar zayıf devletler üretmiş; zayıf devletler dinî ve kültürel kimlikleri siyasallaştırmış; kimlik siyasetini izleyen yönetimler ayrımcılığı derinleştirmiş; ayrımcılık ise doğal olarak şiddeti normalleştirmiştir.
Kısır döngü burada kalmamış, şiddet arttıkça devletler daha baskıcı hâle gelmiş ve yeni kırılmalar tetiklenmiştir. Dolayısıyla Orta Doğu’daki şiddet, ne yalnızca dinin, ne kültürün, ne de tarihin “kaderi” olarak değerlendirilebilir. Bu şiddet, tarihsel kopuşların, kurumsal eksikliklerin ve dış müdahalelerle şekillenmiş siyasal yapıların ortak ürünü olarak ele alınması gereken karmaşık bir olgu olarak karşımızda durmaktadır.
Orta Doğu’daki şiddet ve ayrımcılığı anlamanın en sağlıklı yolu, tekil nedenler aramak yerine çok katmanlı bir analiz yöntemini benimsemektir. Din, kültür, sömürgecilik ve Osmanlı sonrası birlik sorunu, birbirini dışlayan değil; birlikte ele alındığında anlam kazanan açıklama çerçeveleridir. Bu perspektif, hem oryantalist genellemelerden hem de romantize edilmiş tarih anlatılarından kaçınmayı mümkün kılmaya yardımcı olabilir.
Kalıcı çözüm ise, bu coğrafyada kapsayıcı yurttaşlık anlayışının, hukukun üstünlüğünün ve meşru siyasal temsil mekanizmalarının güçlendirilmesinden geçmektedir. Aksi hâlde şiddet, farklı gerekçelerle ama benzer biçimlerde kendini yeniden üretmeye devam edecek görünmektedir.
Avrupa Benzeri Bir Tarihsel Uzlaşma Mümkün mü?
Tarihsel olarak daha kanlı mezhep savaşlarının Avrupa’da da yaşandığı; ancak bu çatışmaların zamanla belirli uzlaşma mekanizmalarıyla sınırlandığı anlaşılmaktadır. Bu bölge ile yapılan kısa bir karşılaştırma, Orta Doğu’daki durumun neden farklı bir seyir izlediğini anlamak açısından öğretici olabilir.
Öncelikle, Orta Doğu’da mevcut etnik ve mezhepsel kimlikler, yalnızca kültürel aidiyetler değil; aynı zamanda hayatta kalma ve güvenlik mekanizmaları işlevi görmektedir. Zayıf ya da taraflı devlet yapılarında birey, hakkını soyut bir hukuk düzeninden değil, ait olduğu cemaatten beklemektedir. Bu durum, mezhebi ya da etnik kimliği, siyasal ve ekonomik risklere karşı bir “sigorta” hâline getirmiştir. Suriye’de son on beş yılda yaşanan dram ve önceki gün Türkiye kamuoyunda yer eden büyük tepkisellik büyük ölçüde bu sigorta arayışının bir sonucu olarak okunabilir.
Avrupa’da Orta Çağ boyunca var olan mezhep savaşları son derece yıkıcı olmasına rağmen zamanla merkezi devletlerin güçlenmesiyle bireylerin güvenliği kiliselerden ya da mezheplerden devlete doğru kaymıştır. Orta Doğu’da ise modern devletler, çoğu zaman bu güveni sağlayacak kapsayıcı ve tarafsız bir yapı kuramamıştır.
Bu tarafgirliğin sonucu olarak kimlikler, siyasetten çekilmek yerine siyasetin merkezine yerleşmiştir. Devlet aygıtını eline geçirenler bu çatışmalara taraf olmayı tercih etmiş, çatışmanın kurumsallaşmasına adeta katkıda bulunmuştur. Saddam ve Eset vakaları bu konuda tipik örneklerdir.
Bu noktadan kolayca anlaşılacağı üzere, etnik ve mezhepsel çatışmaların günümüzde olduğu gibi çok sert yaşanmasının nedenlerinden biri, devletin çoğu zaman hakem değil taraf olarak algılanmasıdır. Bir mezhebin, etnik grubun ya da aşiretin devleti kontrol ettiği algısı, diğer gruplar için siyasal süreci sıfır toplamlı bir oyuna dönüştürmektedir. Bu koşullarda siyasal iktidarı kaybetmek, yalnızca yönetimden düşmek değil; dışlanmak, baskı görmek ve hatta varoluşsal tehditlerle karşılaşmak anlamına gelmektedir.
Avrupa’daki mezhep savaşları sonrasında oluşan uzlaşma ise, büyük ölçüde devletin dinler ve mezhepler karşısında görece tarafsız bir çerçeveye oturmasıyla mümkün olmuştur. Orta Doğu’daki örneklerde ise devlet, çoğu zaman mezhepsel ya da etnik kimliklerin uzantısı olarak algılanmış; bu da çatışmayı yatıştırmak yerine derinleştirmeye hizmet etmiştir.
Avrupa’da mezhep savaşlarının ardından ortaya çıkan uzlaşma, ani bir “aydınlanma” sonucu değil; yüzyıllar süren yıkımın ardından gelen tükenmişlik bilincinin bir ürünü olarak okunabilir. Toplumlar, mutlak zaferin mümkün olmadığını ve sürekli savaşın herkes için kayıp anlamına geldiğini deneyimleyerek öğrenmiştir.
Örneğin Doğu Sınırında Yeni Bir Şey Yok kitabından uyarlanan efsanevi film, bu dramatik maliyeti çok iyi tasvir etmekte ve Almanya-Fransa birliği ile oluşan AB’nin tarihsel ders alma mantığını anlamayı kolaylaştırmaktadır. Bu süreç, Avrupa örneğinde etnik üstünlük iddialarının veya dinin kamusal alandaki rolünün sınırlandırılmasına ve siyasal düzenin sekülerleşmesine zemin hazırlamıştır.
Orta Doğu’ya gelince, benzer bir tükenmişlik bilinci henüz ortak ve kalıcı biçimde bu bölgede oluşmamıştır. Bunun nedenlerinden biri, çatışmaların sık sık dış müdahalelerle yeniden şekillendirilmesidir. Dış aktörlerin desteğiyle bir tarafın geçici üstünlük sağlaması, “nihai zafer” beklentisini canlı tutmakta; bu da uzlaşma ihtimalini gittikçe geciktirmektedir.
Avrupa’da mezhepler arası uzlaşının önünü açan unsurlardan biri, kimliklerin zamanla daha geçirgen ve esnek hâle gelmesi olmuştur. AB özelinde gelişen ekonomik entegrasyon, kentleşme ile sınıfsal ilişkilerin yeniden biçimlenmesi, mezhepsel aidiyetlerin belirleyiciliğini azaltmıştır. Orta Doğu’da ise uzun süreli otoriterlik, düşük sosyal hareketlilik ve güvenlik kaygıları, kimliklerin adeta donmasına yol açmıştır.
Bu donmuşluk hissi, her krizi “kimliğe yönelik saldırı” olarak algılayan bir zihniyet üretmektedir. Böyle bir ortamda uzlaşma, çoğu zaman ihanet ya da zayıflık olarak görülür. Özellikle bölge içi dengeleri kendi politikaları açısından ele alan bölgesel aktörler ile bölge dışı sömürgeci güçler arasında denge kurmakta zorlanan bu toplumlar ve onlardan müteşekkil devlet biçimlerinde sürekli diken üzerinde yaşayan anomalik travmalar eksik olmamaktadır. Bu bağlamda, Schumpeter’den mülhem bir tabiri “Yaratıcı Yıkım” kavramını ödünç alacak olursak Orta Doğu’nun yol alması gereken daha uzun bir patikaya sahip olduğu düşünülebilir.
Sonuç
Avrupa tipi bir uzlaşma bu coğrafya için mümkün olabilir mi? Öncelikle Avrupa Orta Çağı’nda yaşanan mezhep savaşları sonrası oluşan uzlaşma modelinin Orta Doğu için birebir kopyalanması mümkün değildir. Zira tarihsel koşullar, demografik yapı, dış müdahale düzeyi ve devlet geleneği bölgeler arasında önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Ancak bu, uzlaşmanın imkânsız olduğu anlamına da gelmemektedir.
Orta Doğu için olası uzlaşma yolu, mezhepsel ya da etnik kimliklerin bastırılmasından değil; hukuk temelli kapsayıcı yurttaşlık rejimlerinin inşasından geçmektedir. Buna rağmen, kimliklerin siyasal rekabetin tek belirleyeni olmaktan çıkarılması uzun vadeli ve sancılı bir süreçtir. Nitekim Avrupa deneyimi, bunun tarihsel olarak mümkün olduğunu göstermiştir.
Diğer yandan Orta Doğu’daki etnik ve mezhepsel çatışmaların yoğunluğu, bu kimliklerin “doğası”ndan kaynaklanmamakta, onlara yüklenen siyasal, güvenlik ve ekonomik anlamlardan neşet etmektedir. Avrupa’da mezhep savaşlarının ardından oluşan uzlaşma, kimliklerin siyasetten kademeli olarak çekilmesiyle mümkün olmuştur.
Orta Doğu’nun da benzer bir sürecin yaşanması teorik olarak mümkündür; ancak bunun için güçlü, tarafsız ve kapsayıcı devlet yapılarının inşası esastır.
Bu yeniden inşa temelli kurumsal süreç gerçekleşmeden, etnik ve mezhepsel çatışmaların kendiliğinden sönümlenmesi beklenmemelidir.
Çatışma ortamına son verecek uzlaşma, iyi niyetten değil kurumsal mimarinin sağlıklı biçimde şekillenmesinden neşet edecektir.
* : İlgili yazı için lütfen tıklayınız.