Şehir, soğuğu yalnız havayla taşımaz; anlamı da dondurur. Betonun arasına sıkışmış çağdaş hayat, insanı hızla görünür kılarken derinliğini gizlice aşındırır. Böyle bir çağda aydın, çoğu zaman ya kalabalığa karışarak erir ya da kendine bakmaktan hakikati unutur.
Oysa Türk irfanı, bu iki savrulmanın arasında, başka bir şahsiyet tipi inşa eder: Karda açan krizantem gibi dayanıklı, nergis gibi zarif; ne donan ne de kendine tapınan bir aydın.
Krizantem, irfan geleneğinde sabrın ve sebatın çiçeği gibidir. Baharın şenlikli neşesine katılmaz; sonbaharın ve kışın eşiğinde açar. Zamanın zor olduğu yerde var olur. Bu yüzden krizantem, konfor çağının değil, çileyle yoğrulmuş bilincin sembolüdür.
Türk irfanının yetiştirdiği aydın da böyledir: Rahat iklimlerin değil, sorumluluk çağlarının çocuğudur. Soğuk, onu içe kapatmaz; aksine iç dünyasını derinleştirir. Yalnızlığı bir eksilme değil, yoğunlaşma hâline dönüştürür.
Bu yalnızlık ne kaçıştır ne de meczupça bir kopuş. Düşünen yalnızlıktır bu. Tefekkürle yoğrulmuş, sükûtla olgunlaşmış bir yalnızlık. Kalabalıkların içinde bile mesafesini koruyan, konuşmadan önce anlamayı seçen bir duruş. Türk irfanında “halvet der encümen” diye adlandırılan hâlin modern şehirdeki karşılığıdır bu: İçte derin, dışta vakur.
Nergis ise başka bir eşiği temsil eder. Zarafetiyle bilinir; ama mitolojide tehlikeli bir gölge taşır: Kendini seyretme ihtimali. Türk irfanının şuurlu aydını burada dikkat kesilir. Kendine bakar; fakat kendinde oyalanmaz. Muhasebe eder; fakat hayranlığa kapılmaz. Çünkü bilir ki kendine hayranlık, hikmetin önünü keser. Bilgelik, aynaya değil, ufka bakmayı gerektirir.
Bu yüzden bu nergis, suya eğildiğinde kendi suretini değil, suyun derinliğini görür. Kendini merkeze koymaz; hakikati merkeze alır. Şahsiyetini görünür kılmaya değil, anlamı taşımaya çalışır. Akademik titizlikle irfanî tevazuu aynı potada eriten bu tip, bilgiyi bir iktidar aracına dönüştürmez; emanete dönüştürür.
Şehir, bu şahsiyet için bir sınav alanıdır. Gürültü, hız, teşhir ve sürekli konuşma çağrısı… Krizantem burada sessizce direnç gösterir. Göz önünde olmadan etkili olmayı bilir. Nergis burada kendini denetler; alkışa değil, soruya yönelir. Çünkü Türk irfanında aydın, cevap dağıtan değil, doğru soruları diri tutan kimsedir.
Bu şahsiyet ne romantik bir nostaljidir ne de çağ dışı bir figür. Aksine, modernliğin aşırılıklarını süzen bir bilinçtir. Soğuğun farkındadır ama üşümez; yalnızdır ama eksik değildir.
Kökleri geçmişin hikmetine, dalları bugünün sorularına uzanır. Krizantem gibi mevsime aldırmadan açar; nergis gibi zarif durur ama kendine tapmaz.
Sonuçta ortaya çıkan şey bir şiirdir:
sessiz ama derin,
yalnız ama sorumlu,
zarif ama mesafeli,
dayanıklı ama kibirsiz.
Türk irfanının şuurlu aydını, işte bu iki çiçeğin arasında kurulan dengeyle ayakta durur.
Ne aynada kaybolur ne soğukta donar.
Karda açar ama bakışını hep hakikate çevirir.