Şüphemin doğruluğundan şüphem kalmadı” — Peyami Safa’nın Yalnızız romanında anne Mehfaret’in kızı Selmin’le ilgili zihinsel kırılma anının, vicdanın ve sezginin birleştiği noktadır. Mehfaret’in bu cümlesi, sadece bir şüphe ifadesi değil; aynı zamanda şüphenin kendi üzerine kapanarak kesinliğe dönüşmesidir.
Burada Mehfaret, artık bir tahminin, bir kuruntunun içinde değildir; iç sezgisiyle gördüğünü, hissettiğini kanıta gerek duymadan doğrulayan bir psikolojik eşiğe ulaşmıştır. “Şüphemin doğruluğundan şüphem kalmadı” derken, aslında bir doğrulama sürecini değil, bir ruhsal çöküşü ifade eder. Artık şüphe, kendi kendini tüketmiş, yerine bir acı hakikat bilinci bırakmıştır.
Eğer bu cümle, annenin kızının gayrimeşru bir çocukla ilgili sırrını fark etmesi bağlamında okunursa, Mehfaret’in iç dünyasında şu anlam derinleşir:
• Şüphe, ahlaki bir sarsıntının kıyısında doğmuştu.
• Fakat bu şüphe, zamanla vicdanın keskin sezgisine dönüşmüş, annenin bilinçaltında “biliyorum” duygusuna evrilmiştir.
• Böylece, şüphe doğruluk kazanmış, doğruluk da acıya dönüşmüştür.
Bu cümledeki incelik, Safa’nın “şüphe” kavramını epistemolojik değil, psikolojik ve metafizik bir hal olarak ele almasıdır. Mehfaret artık bilgiye değil, sezgiye inanır. “Şüphemin doğruluğundan şüphem kalmadı” demek, “Artık inanıyorum, ama bu inanç bana mutluluk değil, yıkım getiriyor” anlamına gelir.
Yani bu kısa cümlede,
• anneliğin sezgisi,
• kadın vicdanının trajedisi,
• şüphenin kesinliğe dönüşerek ruhu parçalaması aynı anda görünür olur.
Bu yüzden, Mehfaret’in cümlesi sadece bir teşhis değil; bir metafizik yorgunluk anıdır — hakikatin ağırlığını taşıyamayan bir annenin içinden yükselen soğuk bir sessizlik.
Mehfaret, Safa’nın karakterleri arasında en sessiz ama en derin yankıya sahip olanlardan biridir. O, görünüşte çevresine karşı soğukkanlı, ölçülü, hatta biraz mesafeli bir kadındır; ama iç dünyasında vicdanın, toplumsal ahlakın ve anneliğin sarsıcı üçgeninde sıkışmıştır.
“Şüphemin doğruluğundan şüphem kalmadı” dediğinde, bu cümle onun sadece bir şeyi fark etmesinin değil, kendi iç dengesinin yıkılışının da işaretidir. Mehfaret burada bir annenin değil, bir ahlaki varlığın konuştuğu tondadır. Kızının günahıyla kendi anneliğinin kutsiyetinin aynı aynada çatıştığı an, bu cümlede kristalleşir.
Mehfaret’in fark ettiği şey sadece “Selmin’in suçu” değildir; fark ettiği, dünyanın artık eski anlamlarını taşımadığı, “masumiyet” kavramının bile çözülmeye başladığı bir zamandır. Onun “şüphesi”, metafizik bir şüphedir — bilgiye değil, varlığa dair bir sarsıntıdır.
Dolayısıyla bu cümle,
“Şüphemin doğruluğundan şüphem kalmadı,”
bir annenin dilinde sadece bir kanaat değil,
insanın kendi inancının mezar taşına kazınmış bir yazıdır.
Mehfaret’in içindeki sükûnet, bu noktadan sonra bir soğuma değil, bir donma hâlidir; çünkü hakikati görmüş, fakat o hakikati ne değiştirebilir ne de unutabilir.
Kısacası, Mehfaret’in şüphesi artık doğruluğa dönüşmüş, doğruluğu ise insan ruhunun en derin yalnızlığına…
Peyami Safa’nın Yalnızız romanında Mehfaret karakteri, bir annenin sezgisel dehşetini temsil eder. O, akılla doğrulayamasa da kalbiyle duyduğu bir hakikatin ağırlığı altında ezilir. “Kızım hamile mi?” sorusu, onun için yalnızca bir ahlaki endişe değildir; aynı zamanda bir metafizik sarsıntıdır. Çünkü bu şüphe, bilgiyle değil, sezgiyle temellenir — ve işte burada, Mehfaret’in duygusal dünyasıyla Bergson’un sezgiciliği arasındaki paralellik belirginleşir.
Bergson’a göre sezgi, aklın kavrayamadığı hayat akışını doğrudan duyuş biçimidir; aklın analiz ettiği şeyi, ruhun bir anlık aydınlanmayla bütünüyle kavramasıdır. Mehfaret de tam olarak bu aydınlanmanın eşiğinde yaşayan bir kadındır. O, ne komşuların dedikodusuna ne de toplumun açık yargısına dayanır; kendi iç sesine, yani “kadın sezgisine” — daha doğrusu varlık sezgisine — kulak verir. Onun “şüphemin doğruluğundan şüphem kalmadı” sözü, aklın bir hükmü değil, sezginin bir yargısıdır.
Burada dikkat çekici olan, Mehfaret’in sezgisinin yalnızca bireysel bir annenin içgörüsü değil, aynı zamanda bir çağın ahlaki çözülüşünü fark eden bir bilincin yankısı olmasıdır. O, mahallenin, komşuların, toplumun yüzeysel ahlak duygusunun altında kaynayan çürümenin kokusunu duyar. Bu yüzden onun sezgisi sadece bir şüphe değil, bir kehanet niteliği taşır.
Peyami Safa’nın hayatının son dönemlerinde felsefi ilgilerinin metafizik ve sezgi yönüne kayması da bu çizgiyi derinleştirir. Safa, pozitivizmin kuru akılcılığına karşı, insanın iç tecrübesine, idrak ile iman arasındaki o aralığa yönelmiştir. Onun son dönem düşüncelerinde sezgi, tıpkı Mehfaret’in duyduğu gibi, hakikate giden en derin yoldur. Bu yüzden Mehfaret’in sezgisel şüphesi, yalnızca romanın bir dramatik düğümü değil, aynı zamanda yazarın felsefi arayışının roman içindeki yankısıdır.
Mehfaret, Bergson’un “akıl hayatı dondurur, sezgi hayatı kavrar” düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, aklıyla değil, kalbiyle gerçeğe dokunur — ama dokunduğu şey, bir annenin yüreğini yakar.
Sonuçta Mehfaret’in şüphesi, yalnızca bir ahlaki felaketin değil, bir metafizik idrakin de habercisidir. Onun sezgisiyle Peyami’nin son yıllarındaki metafizik sezgiciliği birleşir ve şöyle bir hakikat belirir:
İnsan bazen bilmez ama hisseder;
bazen görmez ama görür.
Mehfaret, tam da bu “görmeden görme” hâlinin roman içindeki sessiz peygamberidir.
Bu cümle — “Komşular seziyor mu?” — ilk bakışta bir mahalle endişesinin, bir annenin utanç ve korku karışımı kaygısının ifadesi gibi görünür; fakat Peyami Safa’nın romanlarındaki düşünce örgüsünü bilen biri için, bu kısa soru aslında onun sezgicilikle kurduğu derin felsefi bağın bir izdüşümüdür.
Peyami Safa, özellikle Yalnızız döneminde, aklın sınırlarını zorlayan, ruhun sezgisel idrakine yönelen bir düşünür hâline gelmiştir. Onun romanlarındaki kahramanlar, görünürde gündelik meselelerle uğraşsalar da, aslında metafizik bir bilinç gerilimi yaşarlar. “Komşular seziyor mu?” cümlesi de bu gerilimin merkezindedir.
Burada Mehfaret yalnızca komşuların dedikodusundan korkan bir kadın değildir; o, başkalarının sezgisiyle kendi sezgisi arasındaki bir sınırda durmaktadır. Yani, kendi iç sezgisiyle sezdiği hakikati — kızının hamileliğini — toplumun sezgisine, yani dış dünyanın algısına yansıması ihtimali üzerinden tartar. Bu noktada, “komşular seziyor mu?” sorusu, iki farklı düzeyde işler:
1. Toplumsal düzeyde: Mahalle baskısı, utanç, gizli günahın açığa çıkma korkusu.
2. Metafizik düzeyde: Sezginin sezgiyi sezmesi — yani iç dünyanın dış dünyada yankı bulma ihtimali.
Bu ikinci düzey, doğrudan Peyami Safa’nın sezgicilikle kurduğu düşünsel köprüyü açığa çıkarır. Bergson’un “sezgi, ruhun ruhla temasıdır” tanımı burada romanın içine sızmıştır. Mehfaret’in korkusu, aslında başkalarının ruhlarının kendi ruhundaki sırrı hissedebileceği endişesidir. Yani bir annenin korkusu, bir filozofun metafizik sezgisine dönüşür.
Peyami, bu tür cümlelerle, insan bilincinin yüzeyinde duran korkuların aslında derin bir sezgi alanına işaret ettiğini gösterir. “Komşular seziyor mu?” artık sadece bir mahalle sorusu değil, varoluşun sezgisel şeffaflığına dair bir soru hâline gelir:
İnsan, kendi içindeki gizli hakikati saklayabilir mi?
Yoksa ruhlar, birbirlerinin sırlarını sezgisel olarak duyar mı?
Bu cümle, işte bu nedenle Peyami Safa’nın sezgiciliğe yaklaşımını temsil eder:
Görünmeyeni gören, söylenmeyeni duyan, hissedilmeyeni hisseden o iç yeti…
Yani aklın değil, sezginin idraki.
Mehfaret’in “komşular seziyor mu?” sorusu,
aslında Peyami’nin kendi içinden yükselen felsefi bir yankıdır:
“İnsanın ruhu gizlenebilir mi, yoksa hakikat mutlaka sezilir mi?”