“Vatan hülasası, lezzetlerin lezzeti kahve damlasının içinde ne endişe kalıyor ne de yorgunluk.”
— Peyami Safa
Fransa’da bir sabah…
Sis, Seine kıyısında kentin damarlarına karışırken, Montparnasse’ın taş kaldırımlarında adımlar yankılanıyor. Peyami, yabancı bir dünyanın içinde kendi yalnızlığını taşır gibi yürüyordu.
Bir kafeye girdi.
Masaların üstünde sigara dumanı ince bir tül gibi asılıydı; bardağın içinde siyaha yakın, acı bir kahve duruyordu. Fakat o kahve ne Türk kahvesiydi, ne de kahveydi aslında — çünkü içinde memleketin kokusu yoktu.
Bir yudum aldı; tadı soğuktu, ruhsuzdu.
Kahve fincanı değil, bir yabancılığın aynasıydı.
O an birden belleğinde, İstanbul’un sabahlarından biri canlandı:
Beyaz duvarların arasında tüten bir cezve,
ocakta sabırla kabaran köpük,
bakır tasta karışan kahverengi duman,
ve uzaklardan gelen bir martı sesi…
O sesle birlikte içinden bir ses fısıldadı:
“Orada, bir fincanda bütün vatan saklıydı.”
Fransa’da eksikliğini hissettiği şey ne kahvenin tadıydı, ne şekli.
Eksik olan, o yudumun ardında kalan ruhdu.
Çünkü Türk kahvesi, onun için sadece bir içecek değil;
düşüncenin, sabrın ve hatıranın en yoğun hâliydi.
O kahvenin telvesinde geçmiş,
köpüğünde incelik,
acısında asalet saklıydı.
Bir fincanda toplanmış bir kültür,
bir cezvede kaynayan bin yıllık zarafet…
Peyami Safa, o gün kendi kendine şöyle dedi:
“Demek ki vatan, haritada değil; bir yudumun içinde.”
Bir damlada saklı bütün coğrafya, bir kokuda gizli bütün kimlik…
Ve o damlayla insan, sadece içini değil, kim olduğunu da hatırlardı.
O anda yazdı o cümleyi — belki bir defter kenarına, belki kalbinin içine:
“Vatan hülasası, lezzetlerin lezzeti kahve damlasının içinde ne endişe kalıyor ne de yorgunluk.”
Ve sustu.
Çünkü kahve bitmişti ama vatan hâlâ damağındaydı.