İktisat bilimi çoğu zaman sayılarla, denklemlerle ve grafiklerle anılır; oysa bu disiplin, insanın dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin en çıplak hâllerini açığa çıkarır. Bununla beraber, iktisat ilmi, kimi zaman kuru tanımların ardına saklanmış büyük metafizik hakikatleri taşır.
Tam rekabet piyasası buna en sade ama en derin örneklerden biridir bir başka söyleyişle “tam rekabet piyasası” kavramı, yalnızca bir piyasa yapısını değil, varlık felsefesine kadar uzanan derin bir hakikati ima eder. Tanım sade görünür: Piyasa fiyatını etkileyemeyecek kadar çok sayıda firmanın bulunduğu piyasalara tam rekabet piyasası denir.
Daha açık bir ifadeyle Piyasa fiyatını etkileyemeyecek kadar çok firmanın bulunduğu piyasalara tam rekabet piyasası denir. Bu cümle, ilk bakışta teknik bir tanım gibi görünür; oysa içinde varlıkla hiçlik arasındaki kadim gerilimi barındırır. Çünkü burada tarif edilen şey yalnızca bir piyasa yapısı değil, bir konumdur: hiçlik makamı. Fakat bu sadelik, arkasında güçlü bir metafizik anlam taşır. Dolayısıyla tarif edilen şey, iktisadi öznenin hiçlik makamıdır.
Tam rekabet piyasasında firma vardır; üretir, satar, kâr ya da zarar eder. Ancak bütün bu faaliyetlerine rağmen, fiyat üzerinde tek başına hiçbir etkisi yoktur. Ne iradesi ne niyeti ne de stratejisi, piyasanın genel seyrini değiştirebilir. Firma, piyasa karşısında edilgendir; fiyatı kabul eder, ona boyun eğer. İktisat dilinde bu “fiyat alıcı” olmaktır; metafizik dilde ise bu, hiçlik makamında durmaktır. Sahildeki kum tanesi gibi… Sahil vardır, kum vardır, dalga vardır; ama tek bir kum tanesi, sahilin kaderini tayin edemez.
Görüldüğü gibi tam rekabet ortamında firma sayısı o denli fazladır ki, tek bir firmanın varlığı ya da yokluğu fiyat üzerinde hiçbir etki doğurmaz. Firma vardır ama yok gibidir. İktisadi anlamda bir özne olmaktan çok, büyük bir bütünün içinde eriyen bir zerredir. Sahildeki kum tanelerinden biri gibidir: Sahilin tamamı düşünüldüğünde, tek bir kum tanesinin ne ağırlığı vardır ne de sözü. İşte tam rekabet piyasasındaki firma, tam olarak bu makamda durur. Ne isyan edebilir ne hükmedebilir; yalnızca olanın içinde yer alır.
Bu benzetme basit değildir; çünkü kum tanesi, sahilin bir parçası olduğunu kabul ettiği sürece anlamlıdır. Kendini sahilin sahibi sanmaya başladığı an, hakikatle bağını koparır. Tam rekabet piyasasındaki firma da böyledir. Fiyatı belirleyemediğini kabul ettiği sürece piyasanın düzeni işler. Ne zaman ki tekelleşme arzusu başlar, ne zaman ki “ben belirleyeyim” iddiası doğar, işte o anda iktisadi denge bozulur. Rekabet, yerini tahakküme bırakır.
Bu iktisadi hiçlik, insanın varoluş serüveniyle yan yana konulduğunda daha sarsıcı bir anlam kazanır. Yeryüzünde sayısız insan vardır; saymaya kalksak sayılar tükenir, insanlar tükenmez. Buna rağmen her insan, kendi varlığını merkeze koyma, kendini “etkileyen güç” haline getirme arzusuyla yaşar. İnsan, tıpkı fiyatı belirlemek isteyen firma gibi, evrenin akışı üzerinde söz sahibi olma iddiasındadır. Kendini varlık makamına çıkarmaya çalışırken, başkasını —kimi zaman bir insanı, kimi zaman bir kurumu, kimi zaman bir firmayı— hiçlik makamına iter. Oysa hakikat daha serttir: İnsan da, o firma kadar, o kum tanesi kadar hiçtir.
Bu iktisadi tablo, insanın varoluş serüvenine aynadır. Yeryüzünde milyarlarca insan yaşar; her biri evrenin toplamı içinde istatistiksel bir zerredir. Buna rağmen insan, hiçlik makamını kabullenmez. Aksine, bütün hayatını varlık makamına çıkmak için kurar. İsim bırakmak ister, iz bırakmak ister, hükmetmek ister. İnsan, kendini “piyasa fiyatını etkileyen firma” gibi görmek ister. Oysa hakikat değişmez: İnsan da, evren karşısında fiyatı belirleyemeyen bir özne kadar sınırlıdır.
Trajedi tam da burada başlar. İnsan, kendi hiçliğini görmemek için başkasını hiçleştirir. Güçlü olmak için zayıf üretir, var olmak için yok eder. Sınıflar, mülkiyetler, sınırlar, savaşlar bu yanlış varlık bilincinin türevleridir. İktisatta tekel nasıl piyasayı bozar ve refahı düşürürse, insanın kendini merkeze alan varlık iddiası da evrensel dengeyi bozar. Çünkü her tekel, ister ekonomik ister ontolojik olsun, hiçliğin inkârı üzerine kurulur.
Buradaki trajedi, hiçliğin reddedilmesinde yatar. İnsan, kendi hiçliğini kabul etmek yerine onu başkasına yükler. Gücü, mülkiyeti, iktidarı, sermayeyi bu yüzden ister. Varlık iddiası, başkasının yokluğu üzerinden kurulur. Böylece piyasa rekabeti yalnızca ekonomik bir yarış olmaktan çıkar; ontolojik bir savaşa dönüşür. Firma fiyatı belirlemek ister, insan kaderi belirlemek ister, devlet tarihi belirlemek ister. Her biri, hiçlikten kaçmanın farklı biçimleridir.
Oysa evrenin dili başkadır. Evren, varlığıyla ve yokluğuyla aynı hakikati fısıldar: Hiçlik, yok olmak değildir; haddini bilmektir. Hiçlik makamına ulaşan, anlamını yitirmez; aksine anlamın merkezine yaklaşır. Kum tanesi, sahilin bir parçası olduğunu anladığı an sahille kavga etmez. Firma, fiyatı belirleyemeyeceğini bildiği an piyasanın düzenini bozmaya çalışmaz. İnsan, evren karşısındaki küçüklüğünü idrak ettiği an, başkasının varlığına savaş açmaz.
Bu bağlamda hikmet, tam rekabet mantığında saklıdır. Tam rekabet, herkesin eşit derecede güçsüz olduğu ama tam da bu yüzden düzenin sürdüğü bir yapıdır. Kimse fiyatı tek başına belirleyemez; fakat herkes birlikte piyasanın hakikatini inşa eder. Bu, iktisadi bir adalet biçimidir.
Metafizik karşılığı ise şudur: Hiçliğini kabul eden varlık, bütüne zarar vermez. Kendini mutlak sanmayan insan, başkasının varlığını tehdit olarak görmez.
Bu yüzden evrendeki asli çatışma ne toprak üzerinedir, ne mülkiyet üzerinedir, ne de sınıflar arasındadır. Bütün bu çatışmalar, daha derindeki bir kavganın yansımalarıdır: Varlık ile hiçlik arasındaki savaşın. İnsan, varlık iddiasını ne kadar büyütürse, savaş da o kadar şiddetlenir. Hiçliği kabul etmek ise bir yenilgi değil, bir arınmadır.
Evren, baştan sona bu ilke üzerine kuruludur. Yıldızlar, galaksiler, atomlar ve hücreler… Hiçbiri tek başına merkez değildir; fakat her biri, merkezsiz bir düzenin vazgeçilmez parçasıdır. İnsan bu kozmik düzene aykırı davranmaya başladığında çatışma doğar. Bu yüzden evrendeki temel savaş ne toprak savaşıdır, ne sınıf savaşıdır, ne de medeniyetler arası bir çatışmadır. Bunların hepsi, daha derindeki bir savaşın görünür yüzleridir: Varlık ile hiçlik arasındaki savaşın.
Varlık iddiası yükseldikçe savaş derinleşir. İnsan, kendini merkeze koydukça evren daralır. Hiçlik makamı ise genişletir. Çünkü hiçlik, yokluk değildir; haddini bilmektir. Sınırını bilen varlık, sınır ihlali yapmaz. Fiyatı belirleyemeyen firma gibi, kaderi belirleyemeyeceğini bilen insan da tahakküm üretmez.
Bir gün —iktisat dilinde denge, felsefe dilinde hikmet, metafizik dilde sükûn denilen o noktada— hiçlik galip gelecektir. Galip gelmekten kasıt, varlığı yok etmesi değil; varlığın haddini öğretmesidir. İşte o zaman piyasa susacak, insan duracak, evren nefes alacaktır. Çünkü gerçek barış, varlıkların büyüklüğünde değil; hiçlik makamının idrakinde saklıdır.
Ve belki bir gün —denge, adalet ve hikmetin kesiştiği o eşiğe varıldığında— hiçlik galip gelecektir. Bu galibiyet, varlığın silinmesi değil; varlığın terbiyesi olacaktır. İnsan, kum tanesi olduğunu idrak ettiğinde sahille kavga etmeyecek; firma, fiyatı belirleyemeyeceğini anladığında piyasayı bozmaya kalkmayacaktır.
İşte o zaman, iktisadın diliyle genel denge; felsefenin diliyle hikmet; metafiziğin diliyle sükûn hâli gerçekleşecektir. Evren, hiçlik makamının bilgisiyle barışa kavuşacaktır.