İktisat master eğitimine başladığım yıllardı. Takvimlerin yılı tam tutmadığı zamanlardı. Yılın tam olarak hangisi olduğu—baharın mı yoksa güzün mü başladığını bile insan sonradan ayırt edemiyor.
Hatırladığım, bir geçiş hâliydi: iktisat master eğitimine adım attığım, hem acemiliğin hem de ümidin aynı anda içimde dolaştığı günler. Malatya’da asistan olan bir arkadaşım koluma girmiş, beni koridorun sonundaki odaya götürmüştü. Kapıdan içeri girdiğimizde, Yusuf Bey’le ilk defa karşılaştım.
Fransa’dan yeni dönmüştü. Doktorasını bitirmiş, bir süre orada kalmıştı. Üzerinde, başka bir iklimden gelmiş olmanın dinginliği vardı. Konuşurken acele etmez, dinlerken yüzünü insana doğru çevirirdi. O gün başlayan tanışıklık, yıllar boyunca bir arkadaşlığa, sonra dostluğa, nihayetinde bir gönül birlikteliğine dönüştü. Ne o beni kırdı, ne ben onu. Sözlerimiz, çoğu zaman söylenmeyenleri de taşıyacak kadar sakindi.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden iki öğretim üyesi arkadaşla birlikte, bir akşam iftara davet etti bizi. Daha yeni evliydi; ilk oğlu henüz yürümeyi öğreniyordu, konuşmayı bilmezdi ama evin içinde bir sevinç gibi dolaşırdı. Sofra sade, muhabbet derindi. İftarın ardından Yusuf Bey imam oldu. Üç arkadaş, üç asistan, onun evinde cemaat olduk. O an, akademinin resmî duvarlarının çok ötesinde bir yakınlık kuruldu; evini açmak, sofrasını paylaşmak ve namazda önümüze geçmek—bunların her biri sessiz bir güven beyanıydı.
Dersleri Türkiye Ekonomisi ve Çevre Ekonomisiydi. Her gün saat dokuz buçukla on arasında odasına gelirdi. Odalarımız yan yanaydı; duvara hafifçe vurur, geldiğini haber verirdi. Biz de gider, “Hoş geldiniz abi” derdik. Bazen o seslenirdi: “Çay söyleyin, geliyorum.” Odaya girer, masanın kenarına ilişir, çay buharıyla birlikte sohbet başlardı. Küçük meseleler konuşulur, büyük meseleler sessizce anlaşılırdı.
İktisat Fakültesi’nin koridoru, muhabbet ve samimiyetin koridoruydu. Ufacık tefecik dedikodular olurdu elbet ama hepsi gülümsemeyle biterdi. Herkes mutluydu; hocalar hocalara uğrar, kapılar çalınmadan açılırdı. Profesörlerin odalarına girer, ikram edilen çayları, pastaları yer, uzun sohbetlere dalardık. Bilgi, orada bir kürsüden değil, bir fincanın etrafında dolaşırdı.
Yıllar geçti. Yusuf Bey vefatına kadar hayatımda kaldı. Takvimler yine karıştı belki ama bazı anlar hiç karışmadı: bir duvara vurulan haber, bir iftar sofrası, bir namaz safı, bir koridorun içtenliği. İnsan, bazen bir akademik dönemi değil, bir hâli hatırlar. O hâlin adı, benim için, Yusuf Tuna ile bahardı.
Zaman ilerledikçe yollar ayrıldı; fakat ayrılış, kopuş olmadı. Yusuf Tuna bir süre sonra devlet bürokrasisine geçti. Masası değişti, adresi değişti, unvanı değişti; fakat fakültemizin o dar, sesli, çay kokulu koridoru onun gönlünden hiç çıkmadı. Fakültemize bir daha resmen dönmedi. Sonra bir vakıf üniversitesine geçti. Buna rağmen ne zaman karşılaşsak, sözü mutlaka eski günlere, o koridora getirirdi. İnsan bazı mekânları terk eder ama bazı mekânlar insanı terk etmez; Yusuf Bey için koridor tam da böyle bir yerdi.
Merkez Bankası’nda Yönetim Kurulu Üyesi olduğunda da değişmedi. Makam büyüdü, sorumluluk arttı, fakat o yine aynı Yusuf’tu. Aynı sakinlik, aynı içtenlik. Yalnız bir zaafı vardı: sigara. Çok içerdi. Biz bazen takılır, “Abi bırak şu sigarayı” derdik. Gülümserdi; “Bir kötü alışkanlığım var, bırakın da onu içeyim” derdi. Ben sırf onun için odamda bir sigara tabağı bulundururdum. Kendisi de bilirdi bunun bedelini ağır ödeyeceğini. Yıllar içinde damarları tıkandı, kalbi yoruldu. Geçirdiği kalp ameliyatından sonra rahmen ve rahim olana yürüdü; hayata karşı hep mesafeli ama kadere karşı teslimiyetle yürüyen bir adamdı.
Bir dönem Azerbaycan’a ders vermeye gitti. 1996 yılında bulunduğu bu süreçte hem ders verdi hem de hayatın içinden kopmadan yaşamayı sürdürdü. Azerbaycan dönüşlerinden birinde anlatmıştı: Karanlıkta düşmüş, ciddi bir beyin kanaması geçirmişti. Özel uçakla İstanbul’a getirilmişti. O günden sonra bazı şeyleri unuttuğunu söylerdi; bunu hüzünle değil, sanki hayatın küçük bir cilvesiymiş gibi anlatırdı. Sivas türkülerine olan muhabbeti, bildiği sayısız fıkra ve o fıkraları anlatırken yüzünde beliren çocukça sevinç hep onunla birlikteydi.
Sivas’a kendisiyle birlikte doktora sınav jürisi olarak gidişimizi unutamam. Sabahın erken saatinde kelle çorbası içer, akşam iş çıkışı içli köfte yerken anlattığı fıkralarla masayı kahkahaya boğardı. Bugün en çok, o sofralarda kendiliğinden dökülen, neşeyi ve hikmeti aynı anda taşıyan fıkralarını özlüyorum.
Vefat haberini aldığımda Sivas’taydım. Çocukluk arkadaşımın genç yaşta vefat eden oğlunun cenazesindeydim. Acı acının üstüne binmişti. Gece bir mesaj geldi. Yusuf Bey’i kaybetmiştik.
Otelde sabaha kadar kendimden geçtim. Ne uyuyabildim ne toparlanabildim. Rüyama bile girdi. Rüyayı insan şeyhine anlatır derler; bu yüzden anlatmıyorum. Sabah olur olmaz apar topar İstanbul’a döndüm ve cenazesine katıldım. Hayatımın en hüzünlü günlerinden biriydi.
Bir gün, uzun bir çay sohbetinin sonunda, sesini biraz kısarak bana dönmüştü. Gözlerinde şaka vardı ama sözlerinde ciddiyet gizliydi: “Evlenirsen,” demişti, “imam nikâhını ben kıyarım.” O an duraksamadan cevap vermiştim; belki de kalbim ağzımdan önce konuşmuştu: “Sen de benim cenaze namazımı kıldır.” Bir an sustuk. Ardından gülümsedik. Fakat o gülümsemenin altında, ikimizin de sezdiği ama adını koymadığı bir kader bilgisi vardı. Sözler hafifti; yükü ağırdı.
Hayat, bu iki cümleyi yan yana getirmedi. Nikâh bana nasip olmadı; cenaze ise ona vakitsiz düştü. O gün, bu dünyada kılınmayan bir namazın, tutulmayan bir sözün ağırlığını ilk kez bu kadar derinden hissettim. Bazı vaatler vardır; yerine gelmez ama insanın omzunda bir ömür taşınır.
Yusuf Tuna’yı her hatırladığımda, içimde bir türkü çalar: “Yusuf’u kaybettim Kenan ilinde…” O türküyle birlikte ruh gözüm nemlenir.
Bu nem bir gözyaşı değildir yalnızca; hatıranın, vefanın ve yarım kalmış sözlerin içten sızısıdır.
Bu satırlar, bir hocanın ardından yazılmış sıradan bir hatıra değil, bir gönül borcunun ifadesidir. Koridorda başlayan bir dostluğun, hayatta ve hatırada sürüp giden sessiz ama kalıcı izidir.