“Kardeşi dilimi ısırmadan evvel ona gözünün kuyruğuyla fırlattığı bir bakışla eğer büyük bir mesele açacaksa fena bir an seçtiğini hatırlatmak istedi. Sonra dilimi ısırdı. Yutkunurken bu ilahi lezzet anının safiyetini hiçbir düşünceyle bulandırmaya razı olmadığını anlatmak için de kaşlarını çattı. Bir iki kere daha yutkunduktan sonra lokma’dan evvel sordu.”
Bu paragraf, Peyami Safa’nın Yalnızız romanında küçük bir eylem ve bakışla derin bir ruhsal durumu sembolize etme yeteneğini gösterir. “Gözünün kuyruğu” ifadesi, karakterin duyumsal farkındalığını ve ince psikolojik algısını belirtir. İnsan yüzünün en uç noktası olan göz kuyruğu, bakışın yönünü ve niyetin gizli tonlarını en hassas biçimde aktarır.
Safa burada, söz konusu bakışın sadece bir göz hareketi olmadığını; aynı zamanda bir uyarı, bir sınav veya bir hatırlatma işlevi gördüğünü anlatır. Karakter, dilini ısırmadan önce bile bu minik ama etkili jestle hem kendi niyetini hem de karşısındakine vereceği mesajın önemini gösterir. Göz kuyruğu, bilinçaltının ve ruhsal uyanıklığın en ince ifadesi olarak, kelimelerin ötesinde bir iletişim aracıdır.
Paragrafta bir diğer güçlü metafor, “ilahi lezzet anının safiyetini hiçbir düşünceyle bulandırmaya razı olmadığını” ifadesidir. Burada Safa, karakterin deneyimlediği yeme eylemini sıradan bir hazdan çıkarıp, neredeyse mistik bir yoğunlukla bir ruhsal deneyime dönüştürür.
Yutkunma eylemi, sadece fiziksel bir hareket değil, ruhun algılaması ve tadımlaması gereken bir “an” olarak sunulur. İlahi lezzetin safiyeti, zihinsel müdahalelerden, düşünce kirliliğinden veya geçmiş arzuların etkisinden arınmış bir anın sembolüdür. Karakter, bu anı tamamen korunmuş ve değişmemiş biçimde deneyimlemek ister; safiyet, insanın ruhsal duyumlarının bozulmadan kalmasıyla ilgilidir. Kaşlarını çatması, bu kararlılığı ve içsel disiplini dışa vurmanın görsel bir ifadesidir.
Bu metaforik anlatım, Safa’nın edebiyatında sıkça gördüğümüz “küçük eylem, büyük anlam” prensibini de açıklar. Bir bakışın yönü, bir yutkunmanın ritmi, kaşların kıvrımı, karakterin ruhsal durumunun inceliklerini ve anın değerini okuyucuya aktarmak için kullanılır. Burada göz kuyruğu, hem dikkat ve uyanıklığı hem de karşıdakine yöneltilen sessiz bir mesajı simgeler. İlahi lezzet anının safiyeti ise zamanın ve düşüncenin ötesinde, tamamen yoğunlaşmış bir ruhsal varoluş anını ifade eder.
Sonuç olarak, bu kısa paragraf, Safa’nın psikolojik derinliği ve metafor kullanımındaki ustalığını gösterir. Göz kuyruğu, insan duyumsal farkındalığını en ince ayrıntısına kadar aktarırken, ilahi lezzet anının safiyeti, ruhsal deneyimlerin dış etkilerden korunması gerekliliğini vurgular. Küçük bedensel hareketler ve yüz ifadeleri, roman boyunca karakterlerin iç dünyasını, arzularını ve ruhsal hassasiyetlerini iletmenin en etkili yolu olarak ortaya çıkar.
Peyami Safa’nın Yalnızız romanında geçen bu cümleye başka bir çerçeveden bakılırs;— “Yutkunurken bu ilahî lezzet anının safiyetini hiçbir düşünce ile bulandırmağa razı olmadı” — hem açlığın hem de düşüncenin sınırında duran insanın psikolojisini anlatır. Bu, yalnız midenin değil, ruhun da açlığıdır. Safa, burada “yeme eylemini” bir iç tefekkürle, neredeyse mistik bir deneyimle birleştirir.
Bu cümle — “Yutkunurken bu ilahî lezzet anının safiyetini hiçbir düşünce ile bulandırmaya razı olmadı” — hem bedensel hem de ruhsal bir açlığın tam ortasında kurulmuş bir varoluş cümlesidir. Burada “ilahi lezzet”, bir lokmanın maddi tadını aşan, ruhun da o lokmanın içine sızdığı o kısa ama yoğun doyum ânını anlatır. Fakat bu lezzet, sadece midenin açlığıyla değil, ruhun yoksunluğuyla da ilgilidir.
Bu cümledeki “ilahi lezzet anı”, sıradan bir tat alma değil, varlığın bütün hücrelerinde hissedilen bir doyum ânıdır. Fakat bu doyum, düşünceyle kirlenebilir; çünkü düşünce hatırlatır — yoksulluğu, eksikliği, dünün açlığını, yarının endişesini. O yüzden kişi, yutkunurken düşünmemeyi seçer. Düşünce, lezzeti dünyevîleştirir; oysa aç bir insan için lokma, sadece bir gıda değil, Tanrı’nın merhametinin somutlaşmış hâlidir.
Bu bakımdan Safa’nın cümlesi, fakirliğin içinde bile bir manevî asaleti, açlığın içinde bir tür arınmayı anlatır. Fakir, o an Tanrı’ya en yakın olduğu ândadır; çünkü sahip olduğu tek şey, yuttuğu lokmanın şimdiliğidir. O lokmayı düşünceyle bulandırmak, şükür duygusunun berraklığını gölgelemek olurdu.
Dolayısıyla Peyami Safa, burada açlığın psikolojisini bir estetik hâle getirir: yutkunmak, bir ibadet gibidir; düşünmemek, bir korunmadır. İnsan, yoksulluğun kirini zihninden uzak tutarak o anın “ilahi safiyetine” sığınır. Açlık burada bir yokluk değil, varlığın en derin farkındalık hâline dönüşür.
Kişi, yutkunurken düşünmek istemez — çünkü düşünce, lezzetin masumiyetini, o anın safiyetini kirletir. Fakir, düşünürse fakirliğini hatırlar; o zaman lokma bir nimetten çok bir eksikliğin sembolüne dönüşür. Aç bir insan için yemek, sadece karın doyurmak değil, kutsal bir temas hâlidir — bir “ilahî lezzet anı”dır. O yüzden “hiçbir düşünce ile bulandırmamak” aslında bir tür savunmadır: hayatın sefaletini, geçim derdini, yoksunluğu o anda unutmaktır.
Bu tavır, açlığın içinde bir anlık Tanrısal teslimiyeti barındırır. Yutkunurken düşünmek, nimeti tartmak, mukayese etmek, onun ötesinde bir hakikat aramak, o saf zevki bozar. Oysa aç insan, düşüncenin önüne geçmek ister; çünkü düşünce, yemeği kirletir, yoksulluğu hatırlatır, o anki doyumu bir eksiklik bilincine çevirir.
Dolayısıyla bu cümledeki “ilahi lezzet anının safiyeti”, düşüncesizliğin zarafetiyle, yani saf varlık hâliyle ilgilidir. Fakir, o lokmayı yerken Tanrı’ya en yakın hâlindedir; çünkü sahip olduğu tek şey o andır, o lokmadır. Onu düşünceyle bulandırmamak, belki de en saf şükrün, en içten teslimiyetin ifadesidir.
Bu açıdan bakıldığında, bu sahne hem “açlığın mistiği”ni hem de “yoksulluğun estetiği”ni içinde taşır. Yutkunmak — bir ibadet, düşünmemek — bir temizliktir. Açlık burada bir eksiklik değil, bilincin süzülüp arınmasıdır; düşünceden arındıkça ruh saflaşır, lokma ilahi bir hâle bürünür.