Tenha sokakların tenha adamıydım ben. Mezar–ı Kalbi Yar; Fikret Ağbi,
Tenha sokakların tenha adamı; ben. İstanbul’da gelişen olaylardan dolayı dönmeye karar verdim. Akşam serinliğinde park da oturuyordum. Telefonum çaldı. Raşit, “Hocam Özer bey Oş’dan geldi, sizinle tanıştırmak istiyorum” dedi. Apar topar eve gittim.
Kıyafetlerimi değiştirip Beta Store’a gittim. Özer beyle tanıştım ve sevdim. Dostluğumuz böylece başladı. O akşam ve ondan sonra ki her akşam görüşüyorduk. Bu görüşmelerin birinde beni bir halı ve kilim satan bir mağazaya götürdü ve sahibiyle tanıştırdı; Fikret bey. Her ikisini de o andan sonra çok sevdim. 10-15 gün sonra Bişkek’den ayrıldım ve İstanbul’a geldim.
İstanbul’a geldikten sonra hemen hemen her hafta Özer ve Fikret beyi telefonla aradım. Derken her iki ağabeyimin de İstanbul’a geleceklerini söylediler. Doğal olarak onları hava limanın- dan karşıladım ve eve götürdüm. Kahvaltı ve Bişkek sohbetinden sonra Özer beyi annesiyle birlikte yaşayan kız kardeşinin Kozyatağı’nda ki evine eşyalarını bırakıp üçümüz birlikte Özgen’e cami yapılması için gerekli resmi ve özel görüşmelere başladık.
Her ziyaret ettiğimiz merci bizi umutlandırdı. Bu görüşmeler üç gün sürdü. Bizim evde kalmasından dolayı yaptığımız sohbetlerle Fikret ağabeyi daha yakından tanıdım. Hatta Kırgız asıllı eşiyle ki ben bir kez Bişkek’te mağazada görmüştüm, nasıl evlendiklerini ve Hac’da yaşadıklarını kız kardeşime gece yarılarına kadar anlattı. Bazı ticari görüşmelerinde yapıldığı bu kısa ziyaretten sonra Fikret bey önce Halep’e gitti sonra da Bişkek’e döndü.
Aradan bir yıl geçti. Ben tekrar Manas üniversitene görevli olarak gittiğimde annemi de beraberimde götürdüm. Cuma günü annemi alıp Fikret beyin iki yıl boyunca her gün çay içtiğim yer olacak olan mağazasına götürdüm. Zaten Özer beyde beni orada bekliyordu ki birlikte Cuma namazına gidelim. Annem mağaza- da otururken Fikret bey gelmiş fakat annemi tanımamış. Biz de Özer beyle gidince ve annemi de hatırlatınca çok sevindi ve gerek eşiyle ve gerekse kendisiyle anne-oğul anne-kız ilişkisi başlamış oldu.
O günden sonra tam iki yıl her hafta annemin peynirli börekleri Fikret beyin yaptığı kaz dolması ve irmik helvasını yemek üzere toplanırdık. Bu yemek ziyafetlerinde bazen İbrahim bey ve eşi bazen Cihan bey ve bazen de Orhan Bilgin hocamda katılırlardı.
Karabalta Bişkek’e 30 km uzaklıkta. Fikret ağbinin evi çiftlik evi niteliğinde. Oldukça büyük bir bahçesi var. Bahçede domates, marul, sivri biber yetiştiren Fikret ağbinin, otuza yakında tavuğu vardı. Dostlarına hem bahçe ürünlerinden hem de taze yumurta getirmekten bir gün dahi yorulmadı. Fikret ağbinin Oş’dan bal getirmesi, İstanbul’a dahası Denizli’de yaşayan annesine Bişkek’ten et götürmesi aramızda fevkalade önemli bir olaydı. İlkin vakitlerinde Prof. Dr. Orhan Bilgin beyle çay içerken beni arayarak “zeytin al ve çabuk gel” demeleri de ayrı bir konuydu.
Günlerimiz Özer bey ve Fikret bey merkezli neşeli keyifli geçiyordu. Derken Fikret ağbinin ikinci bir oğlu oldu. Tabi ki hepimiz sevindik. Hastane döneminde Fikret ağbinin eşine karşı gösterdiği hassasiyet Müslüman erkeğin eşine görevlerini öğretir nitelikteydi. Annemde çok mutlu oldu ve evlerine gözaydını vermek için gittiğimizde, bebeği kucağına aldı dua okudu. Fikret ağbi annemin sütlü kahvesini de çok severdi. Geçenlerde annem Fikret ağbi, Sabira hanım ve Ertuğrul Gazi’yi sordu söyleyemedim ve iyiler dedim ve odadan çıktım
Sabira kardeşimin anneme hepimizden daha coşkulu bir ‘anne’ demesi vardı ki, asla unutamam. Zaten annemle Sabira hanım resmen anne-kız olmuşlardı. Annem halen o günleri ve ilk oğulları Ertuğrul Gazi’nin bizim evde üzüm yemesini özlediğini söyler durur. Ertuğrul Gazi’yi alıp berbere götürdüğümde Fikret ağbi, hoca “götürme kestirmez, ağlar” demesi halen kulaklarımda. Orhan hocam ben ve Cihan beyin Fikret ağbi ve eşinin Mercedes arabayla yaptığımız yolculuk oldukça ilginçti. Fikret Bey’in aracı yolda gelin gibi süzülürken akşamın mavimsi rengi, onun başına taç oluyordu. Kıraç zirveler güneşin hiç görmediğim rengine bürünürdü. Çıplak yamaçların resmini yapmak isterken birden renk değişir ve dağlar yeşillenirdi. Susamurun, bulutlarla birleştirdiği anı geride bırakırken, çadır ve atlar önümüzde ayrı bir ahenk ve çeşni yaratılardı, bize. Her an doğanın yapısı değişiyor, her bir geçit ayrı bir tablo sergiliyordu.
Ben arka koltukta Orhan beyin yanında kendi yazdığım ‘Öz- bek Güzeli’ Fikret ağbi direksiyon başında kendi yazdığı şiiri okuyordu. Namaz vakitlerinde yolda durup namazımı kılıyor ve sonrada Fikret ağbi ve Orhan beyin sigara içmelerini ve Ertuğrul Gazi’nin altının bağlanmasını bekliyor ve yola devam ediyorduk. Benim okuduğum şiir haftalarca bizimkilerin dilinden düşmedi ve bana ulaşamayınca “Neredesin, kayısı bahçesindeki Özbek güzelinin yanından mı geliyorsun” diye özellikle Orhan beyle birlikte takılmaktan zevk alıyorlardı.
Ramazan ayına bir ay kala Fikret ağbiyi, kurban ayı geldiğinde de Özer beyi bir telaş sarardı. Fikret ağbi Özgen’de iftar çadırı kurmak için nasıl koşturduğunu, özellikle Beta Store’de yaptığı mercimek pazarlığını, Özer beyin de kurban kesim yerinde ki halini unutmam mümkün değil. Özgen belediye başkanı Sabırcanbeg’in konak evinde akşam yemeği ve Özbek pilavının tadı halen damağımda. Sabah elim kesildiğinde Sabırcanbeg’e kanım toprağınıza düştü burasıda artık benim vatanım dedim ve İstanbul’dan getirdiğim 99’luk tesbihimi ona hediye ettim.
Bu yazıyı yazarken kafam önce Sabira hanımı mı yazayım yoksa Fikret ağbiyi mi diye günlerce düşündüm ve sonra önceliğin hanımlarda olduğuna düşünerek, benim deyimimle ‘hanım kardeşim’, Özer beyin deyimiyle ‘hacı anneyi’ yazmaya karar verdim.
Sabira hanım; bir Kırgız hanım. Fikret ağbinin yanına işe başlamış. Fikret ağbinin Kırgız motiflerini keçe’de işleyen bir atölyesi vardı. Sabira hanım hem bu atölyeyle hem de halı mağa- zasıyla ilgilenir. Kardeşim çok iyi Almanca biliyordu. Hatta arabada CD dinlemeyi beceremeyince Fikret ağbi kardeşimi aradı ve Almanca ekranda çıkan yazıyı söyledi oda bize nasıl dinlen- mesi gerektiğini tercüme etmişti. Sakin tabiatlı bir kişiliğe sahip olan Sabira hanımın, Fikret beye gösterdiği saygı, Fikret beyin ona daha bağlamasını sağlıyordu.
Sabira hanım Fikret beyin yanında çalışırken Almanya’ya gitmeye karar verir ve gider. Fikret bey bir nedenden dolayı te- lefonlaşır ve aralarında duygusal ilişki başlar. İnternetten sürekli görüşürler ve nihayetinde Sabira hanım Bişkek’e Fikret beyle evlenmek üzere geri gelir ve evlenirler. Fikret ağbimin bana her defasında “Hoca, hayatın anlamını bana eşim Sabira hanım öğretti. İnan ki çok ama çok mutluyum” derdi. Bende ağbi, “sen mutlu değilsin, sen bahtiyarsın” derdim. O da “haklısın hoca, ben bahtiyarım” derdi.
İşte şimdi Fikret ağbinin İstanbul’da benim aileme anlattığı Hac gerçeğini yazma zamanı geldi. Sabira hanımın ailesi ilk başta razı olmamasına rağmen vizelerini Fikret ağbi alınca, Fikret ağbiy’le beraber mukaddes yolculuğa çıkarlar. Kâbe’yi görünce Sabrina kardeşim çok farklı bir ruh alemine geldiğini anlar ve etkilenir. Mukaddes beldeye vardıktan bir müddet sonra da Sabrina kardeşim rahatsızlanır ve eli ayağı resmen tutulur ve komaya girer. Hiçbir yerini hissetmeyen Sabira hanımı hastaneye kaldırırlar. Fikret Bey’i derin ıstırapla sarar ve acıyla dolu yüreğiyle dua eder Hiç ümit yokken gece iki gibi uyanır ve “ben iyiyim” der, elleri ve diğer uzuvları açılır eski haline geri döner. Sabah namazı vakti ‘Veda tavafını yapalım’ diyerek ayağa kalkar. Israr edince otobüse yetişirler.
Veda tavafında yine aynı durum yaşanır ve hemen yine hastaneye kaldırırlar. Sabira Hanım kardeşim tam üç gün komada kalır. Analizler, tahliller hiçbir sonuç vermez ve doktorlar bir teşhis koyamazlar. Ümidini duaya bağlayan Fikret Bey hep dua eder ve, “Allah’ım bu diyarlardan beni onsuz geri döndürme!” diye niyazda bulunur. Allah’ın izni ile üç gün sonra Sabrina hanım yine bir anda kendine gelir, gözlerini açar.
Fikret Bey şaşkındır, Sabira Hanım gözlerini açtığı anda ki ilk sorusu; “beyaz entarili üç kişi vardı, nerede onlar?” olur. “Doktorlar mı? ” derler “Hayır, onları biliyorum” der Hemen sonrasında sağlığına kavuşur hasta halinde gördüklerini Fikret ağbiye şöyle anlatır:
“Gelen beyaz entarililer, melekti. Benimle konuştular, “Seni Resulullah davet ediyor. Seni götürmeye geldik” dediler. ”Ben iki sebepten gelemem” dedim. Melekler bu cevap üzerine giderlerken, kendi aralarında konuştular ve içlerinden bir melek “tam olarak herhalde nereye davet ettiğimizi anlamadı galiba, ben tekrar davet edeceğim” dedi ve tekrar yanıma gelip sordu: “Efendimiz’in davetine icabet ettirmeyen, o sebepler, nedir?” dedi.
Ben de “Birincisi, Fikret Bey bensiz dönerse Kırgızistan’da ailem onu yaşatmaz İkincisi ise onun mal varlığı benim üzerimde ölürsem kul hakkı ile gitmiş olurum” dedim. Melek de “kul hakkı olunca mazur görebiliriz” dedi ve ayrıldı. Hac dönüşü de Sabira Hanım kardeşim başını örter bir daha açmaz. Kız kardeşim an- nem ve benim nasıl gözlerimiz doldu, anlatamam. Ben o gece bu olayın etkisiyle hiç uyuyamadım. Sabah kalkıp Fikret ağbiyle kahvaltımızı yaptıktan sonra Özer beyi de alarak Silivri civarında bir fabrika ziyaretine gittik.
Dünyaya gelen ikinci evlatlarına “Osman Gazi” ismini veren Özdin ailesinin anası, Sabira Hanım, evlatlarını hiç abdestsiz emzirmediğini söyleyen Fikret ağbime, İstanbul’a bir versileyle gelmemde el işlemeli bir Osmanlı Tuğrası hediye getirerek ona “sen artık baba Korkut oldun” dedim. O da bana, “ben ülkücülere bu kadar yakın olacağımı hiç düşünmezdim” dedi ve elinde ki si- garadan bir nefes çekerek kısa aralıklarla gevrek gevrek güldü.
Karabalta’ya gidince Sabira hanım mutfaktan sadece Ertuğrul Gazi’nin yaramazlıklarını engellemek için yanımıza gelirdi. Fikret ağbinin Ertuğrul Gazi’ye çok ayrı bir sevgisi vardı. Ona bir “canım” derdi ki, anlatamam. Sanki canından can koparıp ona verir gibi söylerdi.
Şimdi Fikret ağbim, Japonya’da yaklaşık 20 yıl İslam Kalkınma Bankası’nda çalışmış, Tokyo’daki caminin yapılmasına vesile olanlardan biri. Emekli olduktan sonra her nasılsa kaderi onu Kırgızistan’a sürüklemiş ve orada Afganistan’dan getirdiği halılarla halıcılığa başlamıştır. Benim de tanıdığım ve Atatürk-Alatoo Üniversitesi’nde Uluslararası Siyaset okuyan Mozambik cumhurbaşkanının yeğeni Mozeş Massell vesile oldu ve hatta kardeşimi de alarak Mozambik’e gitmeye karar verdi.
Fakat kardeşimin eşi izin vermeyince Fikret ağbi yalnız gitti ve orada hem halı işi hem de Mücahit beyle kağıt peçete işi yapma- ya başladı. Bişkek’de yalnız gezinen bir ruh adamdı o. Kırgız motiflerini, İslam ahlak sanatıyla keçe de birleştirmesini bilmiş ve UNESCO tarafından el sanatları dalında dört kez birinci ol- muştu.
Fikret Bey eski bir akıncı. Kısa bir süre siyasete soyunmuş fakat sonra bu iş bana göre değil diyerek bırakmıştır. Fikret bey, ideolojisinin ticaretini yapmadığı için siyaset adamı olmamış, bir dost. Yine, ideolojik ticaretten de oldukça uzak. Tam ticaret insanı. Muhtemelen sakin ve sesiz oluşundan kaynaklanan bir ticaret yapısı var. Sonradan öğrenilen bir ticaret bu kadar rasyonel olamaz. Tabii eksikleri de yok değil ama buradaki en iyi tüccarlardan birisi.
Fikret Bey’in bir çay içimlik çaydanlığı, bir demlik muhabbet yarattığı için mağazasında hele kapının önünde çay içmek hoşuma gidiyordu. Çay, “Nakşî içkisi” derdik ve bol bol içerdik. Ben Özer ve Fikret beyi gerçekten seviyorum. Fikret Bey çok dil bilmesiyle Özer Beyden ayrılır. Yoksa ikisi de köklü İslam kültürünün bütün inceliklerini bilen gerektiğinde bunu anlatarak ifade eden yaşama üslubu davranış adabına ve konuşma tarzları yansıdığı sevdiğim iki dost. Geniş ufuklu, olgun bir derinlik ve seçkin bir zekâya sahip bu iki dost, hep heyecan ve hep hüsran içindeler dahası ya da ümit ya korku arasındaki mümin gibilerdi. İkisi de Bişkek’de Türklerin “Dede Korkut–Baba Korkut” olmuştu sanki.
Fikret Bey, Fikret Bey Çüy Caddesinde mağazası, Karabalta’da evi. Denizlili kendisi. Mağazada sizi karşılar göğsünü göğsünüze vurur, “hoş geldiniz” der ve oturtur. Vücut dili mi? Kendine hakim. Vücuduna hakimdir Fikret Bey. Fikret Bey’de sevdiğim şey, sükûneti. Asla şaşırmayan sakin duruşu, kızmıyor, rahat karşılıyor, telaşsız görünmeyi beceren biri. İçi muhtemelen tam tersi. Hadiseleri büyütme değil, küçültme sırrı ve yeteneğine
sahip, diplomatik bir kişi. Saf zekası ile fenomen zekasını birleştirerek yeni bir işadamı tipolojisi yaratmış. Saf zekası gönlü, fenomen aklı ise beynini kullanma gücünü gösteriyor. En büyük dalgaları en küçük dalgalar gibi görür, küçültür ve içerisinde büyük dalga haline çevirir. Müslümanın rasyonelliği bu diye düşünüyorum. Lüzumsuz hasetten, kötü olmaktan yıllar önce kurtulmuş ve bu nedenle artık kendi ile meşgul değil. Kavgasını içinde bitirmiş ve kazanmış. Yani kavgayı içinde devam ettirenlerden değil. İtiraf etmem gerekirse mizacı benden ve Özer Bey’den daha kuvvetli. Her ikimizin mizacından daha özgür. Özer Bey benden özgür. Özer bey Fikret bey ve benden daha müsamahalı düşünüyor gerek olayları ve gerekse olguları. Özer Bey moral ve heyecan şeyhi. Fikret Bey suskun şeyh. İçeride gizli hesap, dışarıda sade lezzetlerle gezenlerden zıt bu iki şeyh, bir araya gelince ancak tek şeyh olurlar. Birinin aksiyoner, diğerinin reaksiyoner yanı birleşince, yani ikisinin “aynı yalnızlıkları” dost etmiş onları, bir de beni.
Gecesini şuurla yaşadığı için sanırım bu kadar bahtiyar Fikret Bey. Düşünce adamı değil ama iyi bir eylem adamı. Teoriyi sevmeyen pragmatik, ampirist biri. Laboratuvara veya araştırmaya pragmatik sonuçlarına göre değer verir, Fikret Bey. Kişinin fikri- ne değil eylemine bakar. Özer Bey tam aksine fikrine bakar. Fikret Beyde savunma fakat savunmalı taarruz var. Taarruz edenler çoğu zaman yenilir, savunmalı taarruzu benimseyenler yenmese de yenilmezler. Çünkü savunma esastır. Fikret ağbi İslam düşmanlarına tıpkı Hattabın oğlu Ömer’in müridi gibi, haşin, sert riya karşısında şiddetini artıran bir iman heykeliydi. 18 yaşında yazdığı ve Oş’a giderken okuduğu şiiri bana Sefahat şairinin duruşunu hatırlatmıştı. İmkanım olsaydı da o şiiri kayıt etmiş ol- saydım. Şimdi daha çok içim yandı. Muhtemelen bu şiir onun ilk ve son ilahi denemesiydi.
Dava her şeyden önce “büyük hayata” hazırlanma sanatıdır.
Dava adamı ise deruni bir lirizmle davaya esir olmaktır. İdeallerinin hayalleri, kabirlerinin sınırlarından da ötededir. İnsanın, insanın emrinde olmadığı, o nedenle önce riyaya sonra zillete baş kaldıran ruh adamlarıdır, onlar. Kendi kendine inanmayanlara karşı asi bir tohum gibi baş verirler düştükleri topraktan. Onlar hayattan değil dünyadan kaçan erlerdir. İnanmayanların çilesini çekenlerdir.
Asla siyaset adamı değillerdir. Büyük mustaripler olan dava adamları, ıstıraplarına deva ararken karşılarında davasını bulanlardır. Onlar davalarının kanatlarında sonsuzluğu arayanlardır. İlahi sevinç kapısı dava adamlarına asla kapanmaz. Ruhları ilahi bir kabristan gibidir. Kendi benliğinde ki yakıcı acıları, yok yok sızıları duyan fakat duyurmayan kişilerdir. Çile adamları; Fikret ağbi gibilerdir. Rabbini arayan ruhun çilesi, ölüm, murada ermenin ilk merdiveni onlar için. Mistik ruhunun feryadıydı; davası.
Dava, onun iradesinin şiiriydi. Fikret ağbi işte böyle bir adamdı. Çok süratli araba kullanırdı. düşününüz ki on üç saatlik “Bişkek-Oş” yolunu 7 saatte alırdı. Bu süratli gitmesi yüzünden Cihan’la yaptığı atışmaları halen kulaklarımda. Tam üç kez trafik kazasından ölümden döndü. Halbuki o, hasretiyle yaşadığına kavuşmak için hızlı araba kullanıyormuş da, biz anlamamışız.
Fikret ağbi bulunduğu ortama göre değişmez, çevresini ken- dine uyduran bir kişiliğe sahipti. Her halde ve şartta hem kalp hem beden zikir halindeydi. Çelikleşmiş bir iradesini İslam ter- biyesiyle birleştirmiş bir iman adamaydı.
Kırgızistan’ da son dönemde yaşadıkları ona şunu dedirtti; “bana burada ne yer kaldı, emin ol ne de yar; Ararım göçmek için başka zemin, başka diyar” ve bu sözle önce Mozanbik’ e sonra Allah’a gitti.
Şimdi gönlümüz ‘mezar–ı kalbi yar’ oldu.