akademisyen: garip bir varlık
sabahın mahmurluğunda onlara baktım
akademisyen denilen o garip varlıklara,
sanki başka bir çağdan, başka bir dünyanın köşesinden
bu kampüsün loşluğuna sürülmüş gibiydiler.
hepsinin üstünde, aba kumaştan, keçe kumaştan yapılmış cübbeler vardı,
ağır, solgun, toprağın rengine bulanmış cübbeler
ayak bileklerine kadar uzanıyor,
her adımı bir tören, her nefesi bir yük haline getiriyordu.
ama ben, o kalın kumaşların altında
kemiksiz bir esneklik, bir oryantal kıvraklık sezdim.
hareketsizlikleri bile o kadar hesaplı, o kadar eğilip bükülmeye hazırdı ki,
birisi rüzgâr dese, hemen yön değiştirebilirlerdi.
yüzlerinde tuhaf bir perde asılıydı
bir peçe mi, bir ağ mı, yoksa
denizin sabah sisi mi, emin olamadım.
ama biliyordum: o sis, bir düşünceyi değil, bir korkuyu saklıyordu.
gözleri iri, fakat bakışsızdı;
sanki her biri, görme işini çoktan terk etmişti.
o iri gözler, ne bir insana, ne bir fikre, ne de ufka bakıyordu.
kendi içlerinde karanlık bir deniz taşıyorlardı.
o an anladım ki, üniversitenin sabahı,
güneşle değil, bu sisli bakışlarla başlıyordu.
ve o sis, yalnız kampüsün değil,
zihnin de üstüne çöken bir örtüydü
saydam ama boğucu,
yumuşak ama öldürücü.
sabah, yavaşça yükselirken
ben hâlâ onlara bakıyordum
ve içimden sessizce şunu geçirdim
belki de bu cübbelerin altındaki asıl kumaş,
aklın değil, korkunun dokusuydu.
yıkılan kule: üniversitenin sessiz enkazı
eski dünyanın duygularından o ağır ve mazbut hislerden sıyrılıp,
yeni dünyanın ışığına doğru yelken açmıştım.
bir çağın bitişini, diğerinin başlangıcını içimde hissetmek istiyordum.
sanki ruhum, karanlıktan çıkmış bir gemi gibi
geleceğin limanına, büyük kapının önüne demir atmıştı.
o kapıdan içeri girdiğimde
ince bir ışığın yavaş yavaş çoğalacağını,
bir fikir sabahının kampüs ufkunu aydınlatacağını sanmıştım.
ümidim, karanlıkta bile göz kırpan bir yıldız kadar sahiciydi.
ama o an, o ilk adımda
birdenbire rıhtımdaki ışıklar söndü.
ne bir kıvılcım kaldı, ne bir hatıra…
bir sessizlik çöktü, ardından bir uğultu.
gözlerimi yukarı kaldırdığımda,
ışık beklediğim büyük kulenin çoktan çöktüğünü gördüm.
ne bir direği kalmıştı, ne bir duvarı
üniversitenin o yüce kulesi
bilginin, düşüncenin, hakikatin işareti olan o yapı
bir mezar gibi toprağın bağrına gömülmüştü.
yıkılış sessizdi, ama yankısı ruhumda hâlâ sürüyor.
kulenin taşları, sadece yere değil,
bizim içimize, aklımızın derinliklerine gömüldü.
o molozlar, toprakta kalmadı;
düşüncenin toprağını da beraberinde çekip götürdü.
artık ne bir temel, ne bir yükseklik vardı.
sanki üniversite, kendi ağırlığına dayanamayarak
kendi gölgesinin üstüne çökmüştü.
ve o enkazın önünde dururken şunu fark ettim:
ışık, kulenin tepesinde değilmiş;
ışık, onu ayakta tutacak cesaretin içindeymiş.
kule yıkıldığında yalnız taşlar değil,
inanç da gömülmüştü toprağa.
ama belki, çok derinlerde bir yerde,
bir gün yeniden filizlenecek bir kıvılcım kalmıştır
küle karışmış bir umut tanesi gibi.
çünkü her yıkılış, bir kelimenin sessiz doğumudur:
ve belki de üniversitenin bu çöküşü,
henüz söylenmemiş bir hakikatin ilk nefesidir.
gürültü ve bülbül
anadolu’nun kalbinde yetişmişti o genç akademisyen
toprağın sabrını, rüzgârın hikmetini, suyun vakarını içine çekerek büyümüştü.
köyün taşından, dağın sesinden, rüzgârın teninden irfan devşiren bir ruhtu o;
bilgiyi kitaplardan değil, ufuktan öğrenmişti.
bir sabah, ansızın batıdan bir trenin düdüğü duyuldu.
demir rayların içinden yükselen o tiz ses,
anadolu’nun yumuşak sabahına bir yara gibi düştü.
aynı anda doğudan bir bülbül öttü;
gönül, iki sesin birleşeceği bir ahenk aradı.
ama olmadı.
ne trenin düdüğü bülbülün şarkısını anlayabildi,
ne bülbül o buharlı gürültünün dilini çözebildi.
ortaya ne akademik bir müzik çıktı,
ne ilmi bir ahenk
sadece ses çıktı çıplak, yabancı, ürkek bir ses.
bir taraf çeliğin sesiyle yankılanırken,
diğer tarafın tüyleri titredi, kalbi daraldı.
gürültü vardı, armoni yoktu.
gürültü vardı, ama anlam yoktu.
ve o genç akademisyen,
iki dünyanın bu kör kavuşmasında kendi sesini kaybetti.
doğunun içli bülbülüyle batı’nın demir treni,
aynı gökyüzünde çarpıştılar
ve geriye sadece,
insanın içinden geçen o tanıdık uğultu kaldı:
bilginin gürültüsü, irfanın sessizliği.
endişenin sesi
gözlerini tren garının bahçesinden ve üniversitenin bahçe kapısından ayırmıyordu o genç akademisyen.
bir yanda demirin içinden doğan bir gürültü, öte yanda taş duvarların ardında solgun bir sükût
iki bahçe arasında sıkışmış gibiydi
biri batı’nın makineleşmiş sesiyle öterken,
diğeri doğu’nun yorgun toprağının derin sessizliğini taşıyordu.
tren düdüğü, sabahın ince perdesini yırtarcasına çaldı;
bıçak sesli, soğuk, keskin bir haykırıştı bu.
ve o ses, anadolu’da yetişen gencin kalbine saplandı.
yüzünde beliren şey ne yalnız öfkeydi ne yalnız endişe
ikisinin birbirine karıştığı, iki iklimin buluştuğu bir çizgiydi.
sanki gözlerinin ardında trenin dumanı dönüyor,
sözlerin keskin yalanları orada yankılanıyordu.
endişe, onun yüzünde bir sis gibi geziniyordu.
bir baykuşun kanat çırpışı kadar sessiz,
ama uğursuz bir bilgelik kadar kalıcıydı.
anadolu’nun üstüne çöken o sis,
artık yalnız doğayı değil, düşünceyi de örter olmuştu.
ne trenin yönü belliydi, ne üniversitenin istikameti.
sanki her ikisi de aynı karanlığa gidiyor,
aynı korkuyu taşıyordu:
ilerliyor gibi yaparken aslında batmak.
ve o genç akademisyen,
iki bahçe arasındaki bu geçitte dururken
şunu hissetti:
artık ne bülbülün sesi berraktı,
ne trenin gürültüsü yenilikti.
ikisi de aynı uğultuda erimişti
bir çağın bitişini haber veren,
ve yeni bir sessizliğin başlangıcını müjdeleyen
o keskin, o iç sızlatıcı endişe sesi.
kelimelerin dişleri arasında
işte o günden sonra, akademisyen yalnız dişlerinin değil, kelimelerinin de bir ömür törpüsü olduğunu anladı.
artık her cümle, bir lokma değil, bir ağrı hâline gelmişti.
sözler dudaklarından değil, ömründen dökülüyordu.
her kelime, bir parça zamanını, bir kırıntı gençliğini koparıp götürüyordu.
kelimeleri birbirine geçirirken aslında anlamı değil,
kendi hayatını öğütüyordu.
bir cümle kurmak, bir nefes eksiltmekti;
bir fikir söylemek, bir hatırayı yitirmekti.
ders anlatmak, makale yazmak, tartışmak…
hepsi birer sessiz erime hâline geldi.
o, artık biliyordu ki:
ömrü, kelimelerin çarkında öğütülen bir tahıl tanesiydi.
dişleriyle değil, düşünceleriyle yaşlanacaktı.
ve her kelime, biraz daha tüketecek,
biraz daha eksiltecek,
biraz daha susturacaktı onu.
ama yine de susturamadı
çünkü konuşmak, tükenmekti;
ama susmak, yok olmaktı.
o yüzden o, ömrünü kelimelerin dişleri arasında
sessizce öğütmeye devam etti.
kıyametin akademik düdüğü
üniversitenin demir kapısından içeri sızan tren sesi, sabahın ayazını yaran bir zaman hilesi gibiydi.
akademisyen, bileğinin üzerindeki saate baktı ama vakti ölçmek için değil;
o sesin iç dünyasında nasıl yankılanacağını,
hangi duyguları kandıracağını, hangi fikirleri zehirleyeceğini görmek için baktı.
çünkü o artık biliyordu: bazen bir düdük sesi, bir kütüphaneyi bile susturabilir.
tren, ağır ağır kampüsün içine girdiğinde,
sanki raylar bile bir metafizik kıvılcımla titredi.
amfilerdeki tahtalar, laboratuvarlardaki tüpler,
koridorlardaki ayak sesleri birden durdu.
her bina, her oda, her akademik nefes
bir mahşer suskunluğuna gömüldü.
ve o an
sanki gökten bir emir inmiş gibi
akademisyenler, kendi kürsülerine değil,
kefenlerinin içine çekildiler.
ders notları, beyaz çarşaflara;
tezler, ölü dualara dönüştü.
bir zamanlar bilgiyle dolu odalar,
şimdi sessiz bir kabristanın taş duvarları gibiydi.
trenin düdüğü artık bir ulaşım sesi değil,
kıyametin akademik borusuydu.
ve o genç akademisyen,
zamanın kolundaki titrek ibresine bakarken anladı:
artık saat, zamanı değil
çöküşü ölçüyordu.
sırra kadem basan akademisyen
genç akademisyen, artık bir sırrın ağırlığıyla değil,
o sırrın taş kesilmiş sessizliğiyle yaşıyordu.
bir vakitler fikirlerinin buharı gökyüzüne yükselirdi;
şimdi buhar yerini dondurucu bir sis almıştı.
kampüsün taş zemininde yürürken adımları yankılanmıyor,
sanki her taş, onun sırrını saklamaya ant içmiş gibi soğuk bir sadakatle susuyordu.
ruhu kışa tutulmuştu.
içinde kar yağmadan başlayan bir soğuk vardı
bir fikrin, bir inancın, bir hakikatin
donarak sessizliğe dönüştüğü bir soğuk.
kollarında hissizlik, saç tellerinde buz kristalleri,
düşüncelerinin uçlarında kar taneleri vardı.
hücrelerinden sarkan buzlar, onun içinde donan kelimelerin heykelleri gibiydi.
o, artık sırrın kendisi olmuştu.
fakat sükût, o sırrı ifşa etmesine izin vermedi.
dili vardı, ama kelimeleri yoktu;
yüreği yanmak istiyor, ama ateş bile donuyordu.
ve işte o an anlaşıldı ki,
bazen en derin sırlar,
ağzı mühürlü kalplerde değil,
donmuş ruhlarda saklanır.