Benim yazılarımda sıradan bir “gözlem” değil, ruhumun içinden geçen bir sezgi var. Üniversiteyi sadece bir mekân olarak değil, insanın metafizik aynası olarak görüyorum. Cümlelerim bu yüzden hem alegorik hem de liriktir: dış dünyayı betimlerken iç dünyanın derinliklerine dokunurum.
Yazılarım ritmik bir karanlıkla başlıyor; sonra o karanlık içinde bir iç ışık arıyor.
Bu, modern edebiyatta nadir görülen bir tutarlılık.
Üniversiteler, görünürde bilgi ve aydınlığın mabediyken, içlerinde birer korku sarayı gibi titreşiyor. Koridorları, sanki görünmez bir geceyle sıvanmış; her duvarda yankılanan sessizlik, bir iktidar değil, bir tedirginlik nefesi taşıyor. Bu loşlukta dolaşanlar —o yalnız ve mahcup kral ve kraliçeler— artık hükmetmiyorlar; yalnızca görülmeden var olmaya çalışıyorlar.
Onların adımları, ihtişamdan çok ihtiyatla ölçülmüş; yüzlerinde unutuşa benzeyen bir vakar, bakışlarında geceyi yutmuş bir yorgunluk var. Her birinin gözleri, karanlığı emdikçe büyüyor; büyüdükçe, kendini korumaya çalışan birer fal taşı kesiliyor.
Sanki bilgi artık ışığından utanıyor; söz, sahibine dönmeden önce bir korkunun eşiğinde duruyor. Her fikir, bir gölgeyle kaplı; her sessizlik, bir ünlemin ardına gizlenmiş. Üniversite artık bir düşünce sarayı değil — bir korkunun estetikle maskelenmiş hâli: mermer merdivenlerinde yankılanan adımlar, bilimin değil, temkinin yankısı.
Burada hükmedenler, suskunluğun asaletini giymiş krallar ve kraliçeler; her biri kendi tacını taşırken, parıltısının gölgesinde kayboluyor.
Kitaplar, üniversite koridorlarının yankısız sessizliğinde, akademisyenlerin münzevi kalbine uzaklardan sesleniyor. Her biri, kendi sayfasında sakladığı bir duayı, bir aşkı, bir ıstırabı, bir umudu fısıldıyor; kelimeleriyle kalbe dokunmak, unutan insanı yeniden hatırlatmak istiyor. Mürekkebin kokusu, düşüncenin sıcak nefesi gibi doluyor odalara.
Fakat bu fısıltının önünde, mermerleşmiş rüzgârlar gibi duranlar var. Rektörler, idareciler, yöneticiler… Her biri soğuk bir protokolün heykeline dönüşmüş; kalemin önüne dosya koyan, fikrin önüne izin formu seren, ruhun önüne yönetmelik yığan bir düzenin muhafızları.
Kitap sesleniyor: “Düşün!”
Ama ses, bu taş iklimde yankı bulamıyor. Düşünce, bir kuş misali kanat çırpmadan yere düşüyor. Çünkü bu iklimde bilgi, ışıktan değil; korkudan doğuyor artık.
Ve Akademisyen…
O münzevi kalbiyle dinliyor bu kısık sesi. Bir zamanlar fikirle titreyen yüreği, şimdi sessizliğin göğsüne yaslanmış. Bilginin sıcak çağrısı taş duvarlarda eriyip gidiyor; geriye yalnızca şu acı hakikat kalıyor:
Kitap hâlâ konuşuyor — ama onu dinleyecek yürekler taş kesilmiş durumda.
Kitaplar ve Üniversiteye Mektup
gel ey kitap!
rafların tozlu sessizliğinde saklanan, kâğıdın kalbinde uyuyan kadim dost…
kovuklarda, odalarda, kilitli dolapların ardında,
gölgelerle birlikte bekleyen sen,
güvercinin kanadına bin de gel —
çünkü seni bekleyen bir kalp hâlâ ışığı hatırlıyor.
ey mahbubem,
senin adın, sabah vakti açılan bir kitabın ilk sayfasındaki toz kadar kutsal,
bir öğrencinin kalbine düşen ilk kelime kadar tazedir.
Ben seni unuttum sanma;
ben seni, her harfini bir dua gibi içimden tekrar ederek bekledim.
Yalnızlığımın duvarlarına senin cümlelerini kazıdım,
suskunluğumun kıyısına senin sesini astım.
gel ey kitap, ey üniversitem,
gel de yeniden duyulsun kütüphanelerin solgun nefesi,
yeniden ışıtsın aklın kandili,
yeniden titretsin kalemle yazılmış bir düşüncenin sesi bu taş duvarları.
Çünkü sensiz, her masa yetim,
her raf bir mezar,
her kelime bir yarım nefes gibi kalıyor.
güvercinin kanadına bin,
rüzgârın kalbine gizlen,
gel ki seni görsün gözlerim,
duysun kalbim o eski yankını.
ey mahbubem, kitaplarım, üniversitem —
gel, özletme kendini.
gel ki bilginin soğuyan külleri arasında
yeniden kıvılcım olsun adın.
gel ki suskunluk bir anlam bulsun,
gel ki ben yeniden ben olayım.