Evde kitap çoktu.
Öyle böyle değil — her odanın, her duvarın, hatta merdiven boşluğunun bile bir kısmı kitapla doluydu.
Bir misafir gelmeye görsün, oturacak yer ararken bir kitap devriliyor, bir raf esniyor, bir sayfa hışırdıyordu.
Benim için evin nefesi buydu.
Toz kokusuyla karışık kâğıt kokusu, bana çocukluğumun bütün dua seslerinden daha yakın gelirdi.
Babam bazen içeri girerdi, sessizce etrafı seyrederdi.
Bir müddet sonra başını iki yana sallar, ağır bir iç çekişle derdi ki:
— Oğlum, bu ev kırk deve yükü kitapla doldu. Seni fakülteye gönderdim ama, bir gün gelip seni tımarhaneden alacaklar galiba…
Ve sonra gülümserdi, ama o gülümsemede bir endişe olurdu.
Babamın gülüşü, bir dua ile bir korkunun arasında kalmış bir çizgiydi.
Annemse daha başka söylerdi.
Bir gün bana bakarken, elinde çay bardağıyla şöyle dedi:
— Sen aynı kedilere benziyorsun.
Ne demek istediğini anlamamıştım.
Devam etti:
— Kediler, yavrularının boynundan tutar, nereye giderse onları da taşır. Sen de kitaplarını öyle boynundan tutup sürüklüyorsun her yere.
O zaman gülmüştüm, ama yıllar geçtikçe annemin o sözü, yüreğimde bir muska gibi kaldı.
Gerçekten de, nereye gitsem kitaplarım peşimden gelir.
Ev değiştirirken kamyonun yarısını kitaplar kaplar, taşınan eşyaların sesi değil, kitapların sarsılan omurga sesi yankılanırdı evde.
Bir gün bir arkadaşım “Niye hepsini dijital almıyorsun?” dedi.
Ben de dedim ki:
— Kitabın dijitali olmaz. Kitap dediğin, biraz mürekkep, biraz koku, biraz yalnızlıktır. PDF’te yalnızlık yoktur.
Anlamadı tabii.
Babamın dediği gibi fakülteye gittim, yıllar geçti.
Ama tımarhane kısmı hâlâ beklemede.
Bazen geceleri, raflardan taşan kitaplara bakarken babamın sesi gelir kulağıma:
— Oğlum, seni fakülteye gönderdim ama bir gün gelip seni tımarhaneden alacaklar…
Ben de kendi kendime mırıldanırım:
— Evet baba, ama tımarhane ile kütüphane arasında fark bazen sadece bir rüya kadar.
Annemin sesi de eksik olmaz.
— Sen kedilere benziyorsun, Zekai.
O zaman kitaplara bakarım, gerçekten de her biri sanki bir yavru gibi bana bakar.
Bazısının sırtı yırtılmış, bazısının sayfası kıvrılmış.
Birini açınca çocukluğumdan bir tarih çıkar, diğerini açınca gençliğimin uykusuz bir gecesi.
Ve anlarım ki, ben aslında kitap biriktirmemişim; kendimi ciltlemişim.
Her kitapta biraz ben varım, biraz yalnızlığım, biraz da babamın gülüşü.
Kütüphanemin önünde durduğumda, sanki hayatımın mezarlığına bakar gibi olurum —
ama bu mezarlıkta ölüm değil, hatırlayış vardır.
Kitapların her biri, beni geçmişte bir gün yeniden yaşatır.
Bazen rüya görürüm.
Bir hastane koridoru… Duvarlarında raflar… Her rafta kitaplar…
Ve babam elinde bir dosya tutuyor, bana bakarak gülüyor:
— Oğlum, seni tımarhaneden almaya geldim ama burası kütüphane çıktı.
O an uyanırım.
Rafların arasından ışık süzülür, bir kitap devrilir.
Annemin sesi yankılanır içimde:
— Kediler yavrularını boynundan taşır…
Ve ben bir kitabı elime alır, kapağını okşar, yavaşça yerine koyarım.
Çünkü bilirim ki, ben o kitabı değil, kendi ruhumu taşıyorum…