Öncelikle bu kavramı ilk kez bu sabah, haftalık heyecan fırtınamızı özetlediği YouTube üzerinde yıllardır yaptığı ünlü programında duyduğum gazeteci Şule Aydın’a teşekkür ediyorum. Dünyanın (ve bu çılgın kara parçasının mümtaz bir parçası olan Türkiye’nin elbette) çivisinin çıktığını, bu ifadeden daha iyi bir kavram anlatamazdı.
Genel olarak kapsayıcılık, iyi çağrışımları olan bir durumunun iyilik açısından derinleştirilmesi için kullanılır. Örneğin özgürlükte, fırsat eşitliğinde, siyasal katılımda kapsayıcılığın artması iyiye doğru bir gidişin alametleri olarak görülür. Konu, örneğimizdeki gibi “adaletsizlik” bağlamlı ele alındığında ise sadece bir ironi ihtiva etmekten öteye geçemiyor.
İyi ve adaletli olana doğru bir gidişat normal olarak kapsayıcılığın genişlemesi olarak ele alınırken “adaletsizlikte yaşanan kapsayıcılık” tersine doğru bir yozlaşmaya işaret eder. Sosyal ve politik bir kavram olarak adaletsizlik, geleneksel olarak belirli bağlamlarda adalet, eşitlik veya hakların ihlali olarak anlaşılır.
Buna rağmen adaletsizlik yapısal ve çok boyutlu bir hale geldiğinde (siyasi kurumları, ekonomik sistemleri ve kültürel yaşamı kapsadığında), münferit adaletsizlik eylemlerini aşar ve kapsamlı adaletsizlik olarak adlandırılabilecek bir duruma dönüşür. Bu terim, bir toplumun temel kurum ve pratiklerinin kolektif olarak eşitsizlik, dışlanma ve baskıyı yarattığı ve sürdürdüğü bir durumu ifade eder. Bu tür sistemlerde adaletsizlik artık normdan bir sapma olarak değil, normun kendisi olarak karşımıza çıkar.
Kapsayıcı Adaletsizlik: Kavramsal İçerik
Kapsayıcı adaletsizlik, adalet ve gücün farklı boyutlarına vurgu yapan John Rawls, Iris Marion Young ve Hannah Arendt’in felsefi geleneklerinden yararlanır. Rawls (1971), adil bir toplumu, temel yapının (yani başlıca siyasi, ekonomik ve sosyal kurumların) hak ve kaynakları adil bir şekilde dağıttığı bir toplum olarak tanımlar. Bu kurumlar sistematik olarak belirli grupları diğerlerine tercih ettiğinde, adaletsizlik tesadüfi olmaktan çıkıp yapısal hale gelir.
Benzer şekilde, Young (1990), yapısal adaletsizliğin “bazı grupları sistematik olarak dezavantajlı duruma düşüren toplumsal süreçlerden” kaynaklandığını savunur. Bu tür adaletsizliklerin genellikle açık yasalar yerine normlar, alışkanlıklar ve kurumlar aracılığıyla sürdürüldüğünü vurgular. Arendt (1951) ise totaliter sistemlerin bireyselliği, çoğulculuğu ve özgürlüğü aşındırarak adaletsizliği nasıl kapsayıcı bir toplumsal duruma dönüştürdüğünü açıklar.
Bu bağlamda kapsamlı adaletsizlik, adaleti ve insan onurunu kolektif olarak baltalayan kurumsal, ekonomik, sosyal ve epistemik eşitsizliklerin sistemik ve iç içe geçmiş bir örüntüsü olarak tanımlanabilir. “Kapsayıcı” olmasının nedeni, yaşamın tüm boyutlarını kapsaması ve hem resmi kurumlar hem de gayri resmî kültürel mekanizmalar aracılığıyla kendini yeniden üretmesidir. Özellikle her tür toplum kesimini istisnasız kapsamaya doğru meyletmesi bu eğilimde bir sınırın bulunmadığını gösterir. Yani ülkenin en zenginine yönelik bir kapsayıcı adaletsizlik, 17 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin protesto hakkına müdahale hakkına uzanabilir, oradan bir sıradan bir hanımının sosyal medya paylaşımına kadar geniş bir düzlemde adaletsizliği başarılı (!) biçimde kapsayıcılığından taviz vermeden topluma yaymaya çalışır.
Kapsayıcı Adaletsizliğin Bileşenleri
Kapsayıcı adaletsizlik, birbiriyle ilişkili dört boyut üzerinden analiz edilebilir. Bunlardan ilki olan kurumsal adaletsizlik düzleminde devletin temel kurumlarının (özellikle yargı, yasama ve kolluk kuvvetleri) yönetici elitin çıkarlarına hizmet edecek şekilde tasarlanması veya manipüle edilmesiyle ortaya çıkar. Bağımsız bir yargının yokluğu veya yasal süreçlerin siyasallaştırılması, hukuk önünde eşitliği aşındırarak adaleti bir iktidar aracına dönüştürür.
İkinci bileşeni ekonomik adaletsizlik düzleminde değerlendirmek uygun görünüyor. Ekonomik sistemler, servet, istihdam ve fırsatların liyakat veya verimliliğe göre değil, siyasi kayırmacılık, adam kayırmacılık veya yolsuzluk yoluyla dağıtılması durumunda kapsayıcı adaletsizliği sağlayabilir. Bu tür kalıplar kronik eşitsizliğe yol açar ve toplumsal hareketliliği zayıflatır.
Üçüncü bileşen olan sosyal ve kültürel adaletsizlik, hukuk ve ekonominin ötesinde, adaletsizliğin belirli sosyal, etnik veya ideolojik grupları dışlayan kültürel normlara, eğitim sistemlerine ve medya yapılarına yerleşmiş olmasına işaret eder. Bu boyut genellikle sansür, kimliğe dayalı dışlama ve ayrımcılıkla kendini gösterir.
Epistemik veya bilgisel adaletsizlik tartışması ile son boyutunun ele alınabileceği kapsayıcı adaletsizlik konusu, filozof Miranda Fricker’ın (2007) açıkladığı gibi, epistemik adaletsizlik, bireylerin veya grupların bilenler olarak itibarsızlaştırıldığı, yani tanıklıklarının, bilgilerinin veya bakış açılarının sistematik olarak görmezden gelindiği durumlarda ortaya çıkar. Bilgi üzerindeki kontrol, basının bastırılması veya akademik özgürlüğün manipüle edilmesi bu forma örnektir.
Birbiri ile iç içe geçmiş bu dört boyut birbirini sürekli güçlendirme eğilimi arz etmektedir. Diğer bir deyişle kapsayıcılığın (!) boyutlarını genişletmektedir. Zira kurumsal manipülasyon ekonomik ayrıcalığı korumaya hizmet ederken ekonomik eşitsizlik toplumsal hiyerarşileri ayakta tutmaya yardımcı olur. Diğer yandan toplumsal hiyerarşiler seçici anlatılar ve bilgi kontrolüyle meşrulaştırılırken ortaya çıkan sonuç, her düzeyde adaletsizliği sürdüren kapsayıcı bir çerçevenin varlığı güçlendirilmiş olur.
Çağdaş Türkiye’de Kapsayıcı Adaletsizlik
Son yıllarda Türkiye, kapsayıcı adaletsizliğin incelenmesi için çarpıcı bir örnek teşkil etmiştir. Ülkenin 2018’de parlamenter sistemden nevi şahsına münhasır bir başkanlık sistemine geçişi, artan güç yoğunlaşmasıyla birlikte ortaya çıkmış ve bu düzlemde demokratik denetim ve denge mekanizmalarının aşınması konusunda endişeler artmaya başlamıştır.
Birçok göstergede, kapsayıcı adaletsizliğin dört boyutunun Türkiye bağlamında iç içe geçtiğini göstermektedir. Bunlardan ilki olan kurumsal adaletsizlik açısından 2016 darbe girişiminin ardından binlerce hâkim, savcı ve memur görevden alınmış ve birçoğunun yerine siyasi olarak sadık (olduğu varsayılan) isimler atanmıştır. Bu durum, yargı kararlarının genellikle tarafsız hukuki gerekçelerden ziyade siyasi tercihleri yansıttığı algısına katkıda bulunmuştur. Yani adaleti ikame etmenin yolunun, adaletsiz bir yapıyı ilga ettikten sonra kendi adaletsizliğini inşa etmekten geçeceği zehabına kapılmıştır siyasi elitler.
Ekonomik adaletsizlik düzleminde ortaya çıkan ikinci ölçü ekseninde, servet, istihdam ve fırsatların liyakat veya verimliliğe göre değil, siyasi kayırmacılık, adam kayırmacılığı veya yolsuzluk yoluyla dağıtılması durumunda ortaya çıkan adaletsizliğe atıfta bulunulabilir. Bu kalıpların kronik eşitsizliğe yol açacağı ve toplumsal hareketliliği zayıflatacağı hemen hemen kesin gibidir. Nitekim 2018’den günümüze kadar, TÜİK verilerine göre Gini katsayısının sürekli artış göstermesi (ki bu ekonomik adaletsizlikte kapsayıcılığın genişlemesi demektir) manzaranın seyrini yaklaşık biçimde özetlemektedir.
Siyasi ve ekonomik gücün iç içe geçmesi, bir tür kayırmacı kapitalizm (ahbap çavuş kapitalizmi adı verilen) olgusunun yaratılmasını sağlamıştır. Büyük kamu ihaleleri ve özelleştirmeler sıklıkla iktidar partisiyle yakın bağları olan şirketlere verilirken, enflasyon ve gelir eşitsizliği düşük gelirli vatandaşlara orantısız bir şekilde zarar vermektedir. Her şeyin dengeli ve kapsayıcı adalet ilkeleriyle uyumlu biçimde geliştiği toplumlarda var olan girişimcilikte fırsat eşitliği çeşitli kriterlere bağlı olarak ayrıştırıcı bir forma dönüşmüştür. Popüler hale getirilmiş ve sürekli şişirilmiş bir kavram olarak öne sürülen “yerli ve milli” söylemler ile “yerli ve kirli” sonuçları arasında sıkı bir ilişkinin ortaya çıkmasına neden olan bu gelişmelerin pastadan alına paylarda ölçüsüzlüğe neden olduğu gayet açıktır. Bu süreçte, ekonomik adaletin ikame edilmesinde ana unsur olan ve yüz yıldan uzun süredir yaşadığımız kalkınma çabalarının motor gücü olacağına inandığımız milli burjuvazinin (orta sınıflar) sürekli aşınması ve yok olmaya gitmesi refah sorunlarının gelecekte daha fazla tartışılacağına işaret etmektedir.
Sosyal ve kültürel adaletsizlik düzlemine gelince, hukuk ve ekonominin ötesinde, adaletsizliğin belirli sosyal, etnik veya ideolojik grupları dışlayan kültürel normlara, eğitim sistemlerine ve medya yapılarına yerleşmiş olabileceği üzerinde durulmalıdır. Bu boyut genellikle sansür, kimliğe dayalı dışlama ve ayrımcılıkla kendini göstermektedir. Buradaki kapsayıcı adaletsizliğin bir sonucu olarak laik ve dindar kesimler, kentsel ve kırsal kesimler ve ideolojik gruplar arasındaki kutuplaşma derinleşmiştir. Bazı kültürel kimlikler ve siyasi bağlantılar damgalanmakta veya kamusal söylemden dışlanmakta, bu da toplumsal uyumu zayıflatmaktadır.
Epistemik veya bilgisel adaletsizliğe göre ise filozof Miranda Fricker’ın (2007) açıkladığı gibi, bireylerin veya grupların bilenler olarak itibarsızlaştırıldığı, yani tanıklıklarının, bilgilerinin veya bakış açılarının sistematik olarak görmezden gelindiği durumların varlığı söz konusudur. Bilgi üzerindeki kontrol, basının bastırılması veya akademik özgürlüğün manipüle edilmesi bu forma örnek olarak verilebilir.
Özellikle medyada çoğulculuğun keskin bir şekilde gerilemesi, çoğu ana akım medya kuruluşunun hükümet yanlısı holdinglerin mülkiyetinde bulunması, gazeteci ve akademisyenlerin muhalif görüş bildirdikleri için yasal yaptırımlarla karşı karşıya kalmalarına dair çok sayıda örnek dijital alanlarda daha fazla yer almaktadır. Kuşkusuz bilgi üzerinde gerçekleşen bu sıkı kontrol mekanizması, vatandaşların siyasi ve toplumsal gerçekler hakkında bilinçli yargılarda bulunma yeteneğini kısıtlamaktadır.
Bu unsurlar bir arada ele alındığında, toplumun birden fazla katmanının gücü pekiştirmek, muhalefeti sınırlamak ve eşitsizliği normalleştirmek için işlev gördüğü kapsamlı bir adaletsizlik sistemini göstermektedir. Bu kapsayıcı adaletsizlik bileşenlerinin etkisi birikimli olup adaletin bir boyutunun aşınmasının diğerlerinin de çürümesini güçlendireceği olgusunu beslemektedir.
Dört boyutta ortaya çıkan kapsayıcı adaletsizlik olguları birbirini desteklemekte (!) ve güçlendirmektedir. Kurumsal manipülasyonun ekonomik ayrıcalıkları korumaya devam etmesi, ekonomik eşitsizliğin toplumsal hiyerarşileri ayakta tutmasına mukabil toplumsal hiyerarşilerin seçici anlatılar ve bilgi kontrolüyle meşrulaştırılması bu iç içeliğin yansımalarıdır. Sonuç ise her düzeyde adaletsizliğin kapsayıcılığını genişleten kapsamlı bir çerçevenin ortaya çıkmasıdır.
Neler Yapılabilir?
Kapsayıcı adaletsizliğin üstesinden gelmek, aynı derecede kapsayıcı bir dizi reform gerektirmektedir. Rawls’ın vurguladığı gibi, adalet toplumun temel yapısına yerleştirilmeli ve kurumsal bağımsızlığın, şeffaflığın ve katılımın yeniden tesis edilmesini gerektirir. Ekonomik adalet, yolsuzlukla mücadele önlemlerini ve gerçek bir liyakat anlayışını gerektirirken, sosyal adalet çoğulculuğa ve farklılıklara saygıya dayanır. En önemlisi, epistemik adalet, ifade özgürlüğünün, akademik dürüstlüğün ve bilginin özerkliğinin korunmasını gerektirir.
Bu anlamda, kapsayıcı adalete giden yol yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki ve kültüreldir. Vatandaşlar ve kurumlar arasında güvenin yeniden tesis edilmesini, yurttaşlık erdeminin yenilenmesini ve gerçeğin kamusal bir mal olarak yeniden savunulmasını gerektirir.
Zira yukarıda kavramsallaştırılan ve enstrümanları tartışılan kapsayıcı adaletsizlik, kamusal yaşamın tüm alanlarındaki yapısal eşitsizliklerin doruk noktasını temsil etmektedir. Kurumların adaletsizliği düzeltmek yerine onu yeniden üretmeye ve geliştirmeye başladığına atıfta bulunur. Türkiye deneyimi, benzersiz olmasa da, siyasi güç, ekonomik kayırmacılık, toplumsal bölünme ve bilgi kontrolünün iç içe geçmesinin nasıl kapalı bir adaletsizlik sistemi yaratabileceğinin bir örneğidir.
Böyle bir sistemin üstesinden gelmek, izole politika değişikliklerinden daha fazlasını gerektirir; adaletin kendisinin kapsayıcı, şeffaf ve gerçekten kapsamlı bir şekilde yeniden tasarlanmasını gerektirir.
Arendt, H. (1951). The Origins of Totalitarianism. New York: Harcourt.
Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing. Oxford University Press.
Rawls, J. (1971). A Theory of Justice. Harvard University Press.
Young, I. M. (1990). Justice and the Politics of Difference. Princeton University Press.