Giriş
Dünyada yapay zeka ve olası sorunlarının tartışıldığı bir dönemde Türkiye 2023’te termodinamik, mekanik ve ardından politik bir felakete maruz kalmıştır. 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli meydana gelen ve 11 ili doğrudan etkileyen iki büyük deprem, yalnızca ülkenin değil dünya deprem tarihinin de en yıkıcı afetlerinden biri olarak kayda geçmiştir. Resmî verilere göre 50 bini aşkın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce yapı hasar görmüş, milyonlarca insan yerinden edilmiştir.
Bu felaketin salt “doğal” bir afet olarak ele alınamayacağı, olayın üzerinden geçen kısa bir süre içerisinde hemen anlaşılmıştır. Zira depremin yarattığı yıkımın boyutu, doğa olayının kendisinden ziyade Türkiye’nin uzun yıllardır biriktirdiği yapısal, kurumsal ve siyasal-ekonomik sorunların sonuçlarını gözler önüne sermiştir.
Bu bağlamda 6 Şubat Depremlerinin, bir “doğal afet” olmaktan ziyade ekonomi politik bir felaket olarak ele alınmaya daha uygun olduğu anlaşılmıştır. Bu yazıda söz konusu trajik hadisenin çok katmanlı sebepleri, tedavi yöntemleri ve sonuçları küresel örnekler üzerinden değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Yapısal Kırılganlıkların Aynası Olarak 6 Şubat Depremi
Öncelikle depremlerin şok edici derecede yıkıcı etkisi, büyük ölçüde Türkiye’nin kentleşme modelinin ve inşaat sektörüne dayalı büyüme stratejisinin bir ürünü olması bakımından kayda değer görünmektedir. 1980 sonrası uygulanan neo-liberal politikalarla birlikte Türkiye ekonomisi giderek inşaat, gayrimenkul ve rant temelli bir büyüme patikasına girmiştir. 1990’larda finansal rantla derin bir dalgalanma yaşayan ekonomi, milenyumun ilk çeyreğinde toprak rantı arayışlarının neden olduğu başka bir dalgaya yerini bıraktı. İnşaat şahlanıyorsa ekonomi büyüyor, daralıyorsa ekonomi daralma trendine giriyordu.
Adeta bir tür kısır döngüye dönen ve başka kayda değer bir model içermeyen bu dalgalanmada kentsel dönüşüm, toplu konut projeleri ve altyapı yatırımları ekonomik büyümenin temel motoru hâline geldi. Ayrıca bu süreçte planlama, denetim ve kamu yararı ilkeleri büyük ölçüde geri plana itildi.
Deprem illerinde yıkılan yapıların önemli bir kısmı 1999 Marmara Depremi sonrası yeni yönetmeliklere göre inşa edilmiş olmasına rağmen sorunun teknik olmaktan çok siyasal ve kurumsal olduğu anlaşıldı. Yapı denetim sisteminin özelleştirilmesi, müteahhitlik sektörünün düşük sermaye ve düşük uzmanlıkla çalışması, imar aflarıyla kaçak yapıların meşrulaştırılması gibi unsurlar, riskin toplumsallaştırılmasına karşısında rantın özelleştirilmesini doğurdu.
Yani depremler ve ortaya çıkan felaket manzaraları, piyasanın denetimsizliğinin ve devletin düzenleyici kapasitesinin zayıflamasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Devlet, bir yandan imar affı ve kentsel rant politikalarıyla riskli yapılaşmayı teşvik etmiş diğer yandan afet yönetimi ve risk azaltma alanında yeterli kurumsal hazırlığı gerçekleştirememiştir.
Devlet, Afet Yönetimi ve Kurumsal Kapasite
6 Şubat depremlerinin ekonomi politiği açısından en kritik boyutlardan biri devletin afetlere müdahale kapasitesinin yetersizliğinde görülmüştür. İlk 72 saat boyunca arama-kurtarma faaliyetlerinde yaşanan koordinasyon eksikliği, lojistik sorunlar ve kurumsal dağınıklık, can kayıplarını ciddi biçimde artmasına neden olmuştur.
Bu sonuç, Türkiye’de son yıllarda gittikçe belirginleşen “merkezileşmiş ama kurumsal olarak zayıflamış devlet” yapısıyla ilişkilendirilebilir. Büyük umutlarla inşa edilen AFAD gibi kurumların teknik kapasitesi genişlemiş görünse de liyakat yerine siyasal sadakatin belirleyici olduğu yönetimsel yapılar, yerel yönetimlerin dışlanması ve sivil toplumun karar süreçlerinden koparılması, afet yönetiminde etkinliği düşürmekten başka bir işlev ifa etmemiştir.
Afet sonrası süreçte devam eden etkinsizlik, yardımların dağıtımında şeffaflık sorunlarının doğması, kamu kaynaklarının kullanımında yaşanan denetim eksikliği ve yeniden inşa sürecinde ihalelerin belirli şirketlere verilmesi gibi tanıdık manzaraların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Böylesi büyük bir doğal afetin bir tür “yeniden dağıtım” mekanizması olarak yorumlanması ile etkinsizlik perçinlenmiştir. Naomi Klein’in “felaket kapitalizminin yükselişi” kitabında ifade ettiği biçimde, kriz anları, kamusal denetimin askıya alındığı ve piyasa aktörlerinin daha fazla güç kazandığı dönemlere dönüşmüştür.
Ekonomik Maliyet ve Makroekonomik Etkiler
6 Şubat’ın Türkiye ekonomisine doğrudan maliyetinin 100 milyar doların üzerinde olduğu tahmin edilmiştir. Bu rakam, ilgili yılda Türkiye’nin millî gelirinin yaklaşık yüzde 10’una karşılık gelmiştir. Kabaca yıkılan konutlar, sanayi tesisleri, altyapı ağları ve tarım alanları, bölgesel üretim kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmıştır.
Depremden etkilenen bölgeler, Türkiye’nin tarım, tekstil, sanayi ve lojistik açısından kritik merkezleridir. Özellikle Gaziantep, Hatay, Malatya, Adıyaman ve Kahramanmaraş, ihracata dönük üretimde önemli bir paya sahiptir. Bu bölgelerde yaşanan üretim kesintileri, tedarik zincirlerinde aksamalara ve fiyat artışlarına yol açmıştır.
Deprem, zaten 2018’deki rejim değişikliğinden itibaren kırılgan hale gelmiş ekonomide bütçe açığını ve kamu kesimi borçlanma ihtiyacını mütemadiyen artırmıştır. Yeniden inşa için ayrılan kaynaklar, sosyal harcamaların kısılması ve dolaylı vergilerin artırılması yoluyla finanse edilmeye çalışılmıştır. Bu durum, afetin maliyetinin toplumsal olarak alt gelir gruplarına yüklendiğini göstermektedir.
Toplumsal Eşitsizlikler ve Depremin Sosyolojisi
Depremin ekonomi politiğinin bir diğer yönü, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştiren bir etki yaratmasıdır. En çok yıkım, düşük gelirli kesimlerin yaşadığı, yapı kalitesi düşük, altyapısı yetersiz mahallelerde yaşanmıştır. Göçmenler, mevsimlik işçiler ve kayıt dışı çalışanlar, hem deprem sırasında hem de sonrasında en kırılgan gruplar hâline gelmiştir.
Barınma krizi, deprem sonrası dönemin en temel sosyal sorunlarından biri olmuştur. Konteyner kentler ve geçici barınma alanları, uzun süreli yaşam için uygun olmayan koşullar sunmuş; eğitim, sağlık ve istihdam alanlarında ciddi kayıplar ortaya çıkmıştır. Bu durum, afetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda kuşaklar arası bir yoksulluk üretme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Büyük kentlere göçün hızlanması buralarda konut fiyatlarının ve kiraların hızla yükselmesi başta olmak üzere enflasyonist sarmalın hızla büyümesine neden olmuştur. Depremin yaratabileceği toplumsal travmayı hafifletebilecek en belirgin unsur olarak, gönüllülük faaliyetleri ekseninde yürütülen sivil toplum örgütlerinin fedakarlıklarından söz edilebilir.
Rantın Yeniden Dağıtımı mı, Toplumsal Onarım mı?
Deprem sonrası başlayan yeniden inşa süreci, ekonomi politik açıdan kritik bir dönemeç olmuştur. Bu süreç, iki farklı yönde ilerleyebilirdi. Ya toplumsal ihtiyaçları önceleyen, katılımcı ve kamusal bir yeniden yapılanma modeli benimsenecekti ya da müteahhitlik sermayesini önceleyen, merkeziyetçi ve rant odaklı bir yeniden dağılım modelinin uygulanması uygulanacaktı. Türkiye’de ortaya çıkan pratik, ne yazık ki ikinci seçeneğin ağır bastığını yönünde ortaya çıkmıştır.
TOKİ öncülüğünde yürütülen projeler, yerel halkın katılımı olmaksızın planlanmış, pek çok örnekte yeni yerleşim alanları, toplumsal bağları zayıflatan ve mekânsal yabancılaşmayı artıran biçimde tasarlanmıştır. Nitekim teslim edilen konutlara yerleşim oranının beklenen düzeyde olmaması bu keyfi merkeziliğin sonuçlarından olmuştur. Böylece deprem, yalnızca binaları değil, toplumsal dokuyu da yeniden şekillendiren bir müdahaleye dönüşmüştür.
Dünya Tecrübesi Neyi Gösteriyor?
Dünya tecrübesi açısından büyük yıkımlardan sonra yeniden inşa sürecini görece başarılı biçimde yöneten ve bugün literatürde “iyi örnek” olarak anılan birçok vaka vardır. Bu örneklerin ortak noktası, meselenin sadece mühendislik değil, kurumsal kapasite, toplumsal katılım ve uzun vadeli planlama meselesi olarak ele alınmasıdır.
Örneğin Japonya‘da 2011’de gerçekleşen 9.0 büyüklüğündeki depremde tsunami ve nükleer kriz gerçekleşmiş, 20 binin üzerinde can kaybı ortaya çıkmış, ekonomik maliyet 235 milyar dolara ulaşmış ve bu olaya tarihin en pahalı afeti ünvanı verilmiştir. Japonya’nın bu depren sonrası gösterdiği başarı, teknik kapasitenin büyük olmasında ziyade kurumsal rasyonaliteye dayanmıştır. Topluluk merkezleri oluşmuş, ulusal yeniden inşa ajansı kurulmuş yerel yönetimler merkezi devlete tabi olmadan ortak karar mekanizmaları inşa edebilmiştir.
Japonya örneğinde yeni yerleşimler daha yüksek kotlara taşınarak risk azaltılmıştır. Sadece konut yerleşiminde etkinlik değil psikososyal destek hizmetleri de sunulmuş, yaşlı nüfus için özel planlama gerçekleşmiştir. Japonya, “eskiyi aynen yeniden inşa etme” yerine “daha güvenli bir toplumsal mekân inşa etme” paradigmasını benimsemiş bunu bir kalkınma politikası olarak uygulamıştır.
Diğer bir örnek 8.8 büyüklüğünde ve beş yüz kişiden fazla kaybın yaşandığı 2010’daki Şili depremidir ve 370 bin konut zarar görmüştür. Deprem sonrası Şili’nin en büyük farkı kuralların gerçekten uygulanması ekseninde görülmüştür. Bu deprem sonrası deprem yönetmeliği çok katı biçimde uygulanmış ve inşaat lobisine taviz verilmemiştir. Yeniden inşada elde edilen başarıda mimari alanında gerçekleşen yarışmalar ve yerel halkın katılımının temini önemli olmuştur.
Şili Depremi sonrası örneğin Constitución kentinde tsunami sonrası koşullar için şehir tamamen yeniden tasarlanmıştır. Sahil yeşil kuşak inşası, doğal tampon alanın oluşturulması dahi söz konusu olmuştur. Türkiye’de çoğu zaman tersi cereyan ederken ve Şili’de de piyasa ekonomisi egemen olmasına rağmen piyasanın devlet tarafından disipline edildiğine şahit olunmuştur.
Yeni Zelanda örneğinde ise 2011’de Christchurch’te meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki depremde iki yüze yakın kayıp yaşanmış ve şehrin %70’i yıkılmıştır. Deprem sonrası Christchurch bir “laboratuvar” şehre dönüştürülmüş ve vatandaşlardan 10 bini aşkı öneri toplanmıştır. Gençler, STK’lar ve üniversiteler sürece katılmış, geçici mimari uygulaması kullanılmıştır. Daha da önemlisi, “önce yaşam, sonra beton” ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke Türkiye başta olmak üzere bir çok kısmi başarı gösteren örnek için yol gösterici olma özelliğine sahiptir. Ekonomi politik açıdan, yeniden inşa sürecinin teknokratlara değil topluma açık bir kamusal süreç olarak algılanması yönüyle bu deprem sonrası yaşananlar oldukça önemlidir.
İkinci Dünya Savaşı’nda neredeyse tamamen yıkılan Hamburg ve Dresden örnekleri ise başlı başına bir efsanedir. Bu örnek, deprem değil tam bir yıkım sonrası yeniden inşanın en klasik örneğini sunmuştur. Bunun önemi Almanya’da sadece binaların değil başka kurumlarla birlikte tüm bir sistemin inşasının önemli olmasından ileri gelmektedir. Bu sistemik saç ayakları hukuk sisteminin inşası, yerel demokrasinin sosyal devlet ilkesi ile birlikte yükselmesi ve dış yardımların (özellikle ABD) şeffaf bir denetimle sanayiye yönlendirilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu örnekten çıkarılan ders, fiziksel büyük bir yıkımın, kurumsal reform fırsatı meydana getirmesinde gizlidir.
Bu iyi örneklere Haiti’de 2010’da, Pakistan’da 2005’te ve Endonezya’da 2004’te yaşanan depremler tezat yönde örnekler olarak verilebilir. Nitekim bu ülkelerden Haiti’ye yardım yağmış ama devlet çok kötü bir organizasyon yapmış, Pakistan’da askeri vesayet sistemi yerel halkı dışlamış ve Endonezya’da önce iyi giden işler sonrasında yolsuzlukla sonuçlanmıştır. Bu kötü örneklerin ortak sorunu, yeniden inşa meselesinin teknik bir mesele olmaktan ziyade siyasal kapasite ile ilişkili olduğunu göstermiştir.
Bu minvalde Türkiye açısından en kritik dersin, deprem sonrası yeniden inşa bağlamında olması gerekenin bir inşaat faaliyeti yürütmek değil, işleyen bir toplumsal sözleşme üzerinden kararlılıkla ilerlemek olduğu görülmüştür.
Üzerinden üç yıl geçtikten sonra eğer süreç TOKİ + müteahhitler + merkezî karar alma mekanizmaları şeklinde özetlenebilecek bir üçgene sıkışırsa Şili’nin değil Haiti’nin yolundan gidileceği anlaşılacak, tersine yerel yönetimler, üniversiteler, meslek odaları ve depremzedeler ile yürütülürse Japonya ve Yeni Zelanda modeline yaklaşılacağı biçiminde özetlenebilir.
Sonuç
Büyük felaketler sonrası literatürde net bir uzlaşı ortaya çıkmıştır. O da, başarılı bir yeniden inşanın, betonun değil kurumların kalitesiyle belirleneceği şeklindedir. Yani, iyi örnekler depremin kaçınılmaz bir kader olabileceği, gerçek felaketin ise siyasal çizgide gerçekleşeceğini göstermiştir.
Bu bağlamda 6 Şubat depremleri, Türkiye açısından yalnızca bir afet olarak değil bir “yapısal kriz” göstergesine işaret edip etmemesi açısından önemlidir. Bu sonuç, neo-liberal kentleşme modelinin, zayıflamış kamu kurumlarının, toprak rantı odaklı büyüme stratejisinin ve derinleşen toplumsal eşitsizliklerin somut bir göstergesi biçiminde algılanmalıdır.
Dolayısıyla çözüm yalnızca teknik değil, siyasal ve kurumsal kapasite ile ilgili olmak zorundadır. Deprem gerçeğiyle yaşamak, sadece sağlam bina yapmak değil, planlama, denetim, sosyal politika ve demokratik yönetişim alanlarında köklü bir dönüşüm gerektirmektedir.
Aksi hâlde her yeni deprem, aynı yapısal sorunların yeniden kendini tekrar ettiği “doğal olmayan” felaketler olarak sürekli karşımıza çıkmaya devam edecektir.